2/12/2008 · Kategori: Edebiyat

İçinizdeki öküze oha der misiniz?


 
İçinizdeki öküze oha der misiniz?

Gerçi yazar 'içinizdeki öküze oha deyin' diyerek emrivaki yapıyor ama biz nezaketen sormaya mecburuz: İçinizdeki öküze oha der misiniz yoksa... (neyse...)

21 Kasım 2008 16:28
 

 

Bülent Akyürek'i izaha gerek yok. Ne menem bir yazar olduğunu artık el alem biliyor.  Çok satan, çok okunan, çok tartışılan, bulundu mu bir kaşık suda boğulacak türden antimodernist, kavgacı, hani argo lügatinde yer alan 'cerahat' kelimesiyle tıpatıp örtüşen bir kalem!

Yılgın Türkler ile okuru fıtık eden, onlar arasından kendine has bir hayran kitlesi oluşturan, eğlenmeyi bilen okuru gülmekten kırıp geçiren, gaza gelen okuru gazlayan, 'etik' okurları çileden çıkartan yazarın son eseri İçinizdeki Öküze Oha Deyin! yine 'işbilir' okuru kırıp geçirken, kıllanan okuru çileden çıkartmaya hazır. 

Ama itiraf etmek lazım ki bu kitabının okunmasından sonra  yazara diş bileyenler listesine, hatırı sayılır oranda okur eklenecek. En azından 'kişisel gelişim kitapları yazanlar' eğer kişiliklerini yeterince geliştirememiş ve henüz yeterli oranda 'pişmemişlerse' uzun bir süreliğine ellerine kesici ve delici alet verilmemesinde fayda var...

Önce size kitabın basın bülteninin sonda da  haber7 kitap dünyası farkı ile içeriğinden bir iki pasaj sunalım ne demek istediğimizi çok daha iyi anlayacaksınız...  Yani dememiz o ki sinirlerinize ya da gülme kaslarınıza özen gösteriyorsanız, ruh sağlığınız açısından bu kitabı okumamanızda yarar var..

Olur da aşağıda okuyacaklarınıza rağmen kitabı okumaya karar verirseniz ve eğer "eşekler için genel tekrar ya da kişisel gerileyiş manifestosu" bölümüne kadar hâlâ çileden çıkmamışsanız, 76 maddelik manifestoyu okumadan önce mutlaka bir sinir hapı yutmanızda yarar var. 

Dualarınızı eksik etmeyin diyen yazara biz 'Allah ıslah etsin' kabilinden bol bol dua ettik. Siz nasıl duayı müstehak bulursunuz orası size kalmış! 

İşte kitabın tüm yayın organlarına gönderilen basın bülteni:

Bir kere kitabın Kişisel Gelişim Kitapları tersinden bir Kuran gibi!
Kuran'ı tersten okuyan her insan bu kitaplardan yazabilir! Şeytan, Kişisel Gelişimi kullanarak damarlarımıza sızıyor. Bu kitaplar "Şeytanın İlmihal Kitapları" olmaya başladı.

AKYÜREK, bu kitabında Kişisel Gelişim Kitaplarının şeytana, kapitalizme hizmet ettiğini ve Kişisel Gelişim Kitaplarının bir nevi Satanist, Kapitalist kuşatması olduğu-nu ayet ayet Kuran-ı Kerim ile karşılaştırarak ispatlıyor. Ayrıca yazarın bu eseri, Neo-tasavvuf olma özelliğiyle de bir ilk...

İnsanın nefsini kışkırtan Kişisel Gelişim, hepimizi bir tüketim nesnesi haline getiriyor. Dinimizde "Kazanmak" ya da Kaybetmek" değil "Sevap" veya "Günah" vardır! Öyleyse başarıya endeksli bu kitaplar niçin çok satıyor anlamış değilim, din elden gitti mi yoksa?

Ve işte  okuma şansı bulacağınız pasajarı

... Kişisel Gelişim kitaplarının bulunduğu raflar günden güne büyüyor, genişliyor ve insanları başarmaya; kazanmaya, zengin olmaya mecbur bırakarak hayvanlaştıran bu papazlara kimse "Oha!" diyemiyor!
 
Kaderine meydan okuyan; kararlı, gururlu, kaybetmeyi sevmeyen, düşük karakterli insana "Modern İnsan" deniyor. Şeytanın dervişleri, kişisel gelişim kitaplarında kazanma hırsıyla yanıp tutuşan üç kuruşluk adamların, önüne geleni kazıklayarak tırmandıkları zirve yollarını gençlerimize iyi bir haltmış gibi anlatarak binlerce başarı öyküsü ürettiler, kötü örnek oldular. Sektör, aldı başını gidiyor. Kişisel Gelişim Kursları, konferans ve seminerlerine inanılmaz talep olduğundan dolayı korkunç paralarla bilet kesiliyor. Bu yeni dinin ayetleri, peygamberleri, hadisleri, kutsal kitapları, evliyaları, türbeleri, ritüelleri var. Bu yeni "Kişisel Gelişim Dini " sayesinde dünyada "Huzur içinde çorbasını içebilen" mutlu, küçük adam kalmadı.
Artık okuma yazma bilmeyen sıradan, iddiasız bir adam bile; İçindeki Dev'i çıkardığında, bilimsel buluş yapabileceğine, Mars'tan taş getirebileceğine ve başbakan olabileceğine inanıyor…
 
İşte görüldüğü yerde "içindeki öküz nereye gitti?" diye sorulacak yazarın şekli şemali
"Düşün başar, Tut Kopar, Kendini Fişekle, Kuantum Düşünce, Senin Neyin Eksik, İstersen Yaparsın, Her şey Elinde, Kim Tutar Seni, Yürü Koçum Yollar Senin…"
kitaplarıyla aydınlanan sıradan insanlar birer kibir abidesi olarak aramızda dolaşıyorlar.
 
Kimse kaderine razı olmuyor, kimse haddini bilmiyor. Herkes; İnşikak Suresi'nin 6.ayetini görmezden gelerek kısa zamanda köşeyi dönmek istiyor: "Ey insan! Hakikaten sen, Rabb'ine kavuşuncaya kadar çalışıp didineceksin. Nihayet sen O'na kavuşacaksın." Oysa insan, ihtiyaçlarını karşılamak zorunda olduğu müddetçe yeryüzünde zahmet ve acılara sabrederek ahirete kadar helalinden çalışmak mecburiyetindedir. Cümleyi okuyanlar bu kadar kolay mı diyecekler? ...
 
***
 
Sabahları uyanır uyanmaz tüm dünyaya av hayvanı gibi bakan, kazanmaya kilitlenmiş para avcısı insanlar topluluğuyla nasıl birlikte yaşayacağız? Bunlara nasıl "Çüş!" diyeceğiz, kim diyecek?
 
Yaşadıkları dünyada her şeyi isteyen, bütün değer ve nesnelerle çiftleşmeye çabalayan kapitalizm çapkını adamlar "İyi ve güzel olan her şeyi hak ediyorum!" kandırmacasıyla barbarlıklarına ahlâk eklemeyi de unutmuyorlar. Amentülerinde; giyim, kuşam, dil, yetenek, etkileyici ses tonu, özenle seçilmiş önceden düşünülmüş cümleleri, güç kullanımı ve tükenmez imkânlarıyla "Maddeyi ayarla, hallet!" yazıyor.
 
"Milli Çüş Hareketi"ni başlatmakta ne kadar gecikmişim yeni anlıyorum ve bin dört yüz yıl öncesine gidip kaldığımız yerden devam edersek kaybettiğimiz yüzyılları geri kazanacağımızı sanıyorum…
 
Ahiret imkânları için dünyayı ayakları altında ezmeye gönül vermiş her insan "Milli Çüş Hareketi"ne davetlidir ve Milli Çüş Hareketi'nin onursal üyesidir!
Kapitalizm ile birlikte hareket eden kişisel gelişimcilerin iş toplantıları; iş yemekleri, kullandıkları mekânlar, tasarlanmış eşyaları erotik bir dilin şaheser paragrafları gibidir.
Barbarların sertliklerine karşılık bu yeni caniler kafayı taktıkları insanları yumuşak bir dil ve dekor üstünde halletmeyi salık verirler.
 
***
 
... Doğudan dualarla kovulan şeytan, imparatorluğunu batıya kurdu ve yüzyıllardır oradan saldırıyor. Şeytanı şeytanca yenmekten başka çaremiz yok. Şehit kanıyla sulanmış bereketli topraklarımızı, mimarimizi, asaletimizi korumamız gerekiyor laflarına inancımı yitirdim. Tek stratejimiz var kıçımızı kurtarmak… Strateji bu!...
 
***
 
İşte "kişisel gelişim kitapları yayıncılarının, yanında sinir hapı verilmeden satılması sağlığa zararlı' diye suç duyurusunda bulunup, tedavülden kaldırması gereken kitap!
...  Batı: Adam olamamış ama bilim adamı olmuş adamlarla dolu…
Doğunun bilim adamı yoktur, adamların bilimleri vardır ve bu adamlar bilimlerini tabiata zarar vermek için kullanmaz.
Doğuda tabiatla savaş günahtır. Buna insanın kendi tabiatı da dâhildir! Tabiat Allah'ın olduğu için ayak uydurulur, övgüye mahzar olur.
Batının çıldırmış sömürgecileri "Dünyanın kıçı neresidir? " diyerek kutuplara gittiler. Lanetli ayaklarını oraya değdirdikleri günden beri de buzullar eriyor, dengeler bozuluyor…
 
***
... 
Dikkat edin, siz çalıştıkça; sizin başınızda, sizin emeğinizle, sizi yöneten birileri oturdukları koltuklarında şişkolaşır ve kasalarını parayla doldururlar.
Niçin bir adım atarak başkasının göbeğine yağ olalım? Onlar, bununla da yetinmezler, ayrıca hak ettiğimizden azını kazandığımız aylığımızı almaya giderken bu kez onları dilimizle yağlarız.
Kapitalizm, yoksulların yağlarıyla beslendikçe biz günden güne eriyoruz. Hiç aklımız yok mu?
İnsanoğlu cennette; yiyip, içip, şükredecekti ama Hz. Âdem; kendisi için küçük, insanlık için büyük olan o adımı atıp elmaya uzanınca, ilahi sofradan kovulup, dünyada karnımızı doyurmak için çalışmak, çile çekmek zorunda kaldık....
 
***
 
... Gündelik hayatta "Tezgâhtarın güzelliğinden büyülendim, karşı koyamadım ürünü satın aldım." benzeri cümleleri duymuşsunuzdur.
Kapitalizm: Güzellik veya kışkırtıcı giysinin karşı koyulamaz gücünü bildiği için satış elemanlarının bayan olmasını sağladı. Yani ürüne odaklı satış için birkaç çıplak kadın gerekiyor, hepsi bu…
Şeytanın Dervişleri'nin yazdıkları "Karşınızdaki İnsanı 8 Dakikada İkna Etme Sanatı" gibi fitne örgütleyen kitaplarla, müşterinin "G Noktası"nı bulup orayı kurcalıyor, parlatıyorsunuz. Bu acımasız satış elemanlarını büyük kapitalistler yetiştiriyorlar...
 
***
 
Ben, otuz altı yılını ateist olarak geçirmiş akılsız biri olarak "Huzur İslam'da" sanarak hidayete erdim fakat gördüm ki huzurun bulunacağı son yer İslam'mış. Bütün gün; kendinize, ümmete, başkalarına kızarak yaşıyor ve öfkenizin kurbanı oluyorsunuz. Aşkını ilan edememiş veya ilan etmiş ama karşılık alamamış bir adamın mutsuzluğu nefsinin isteklerini doyuramamakla açıklanır ama aşktan karşılığını alanlara bakınız, sırıtarak gezerler.
Mutluluk, şımartılmış nefislerimizin fotoğrafıdır. Mutluluk; dünyevi zaferlerin müziği, kayıp cennetimizin cenaze törenidir. Mutluluk, dünyada bulunmayan tek elementtir.
Duygusallık çocuksu, gelişmemiş yanlarımızdan beslenir. Ulusalcıları da zayıflatan şey duygusal törenler, söylemler değil midir? Meydanlara çıkıp bayrak sallamak, iki gazete manşetiyle balkona bayrak asmak en kolay vatandaşlık görevi oldu. İlim yok, irfan yok, elde bayrakla dolaşarak kendimizi kandırıyoruz. Uzun saçlı ulusalcılar, mübarek bayrağımızın dibinde timsah gözyaşları döküp duruyorlar…
 
***
 
Bu kadar tadımlık yeter... Eğer bütün bu okuduklarınızdan sonra 'ne var bunlarda yahu, adam ne güzel yazmış' diyerek okumakta ve paranızı kaptırmakta ısrarlıysanız teknik bilgiler ve internet üzerinden sipariş şartlarını görmek için aşağıdaki linki kullanabilirsiniz...
 
Ama biz yine de uyaralım... İçinizdeki tık hissine 'dur' diyebilirsiniz :) Bize müsade çünkü daha bu arada 'abi siz beni övdünüz mü, dövdünüz mü?' diye telefona sarılacak olan yazara nasıl bir cevap vereceğimiz üzerinde çalışmamız gerekiyor....
 
Kitapla ilgili teknik bilgiler ve internet üzerinden sipariş şartlarını görmek için bu linki kullanabilirsiniz..

http://www.haber7.com/haber/20081121/Icinizdeki-okuze-oha-der-misiniz.php

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

21/4/2008 · Kategori: Edebiyat

Doğruya Yakın Sözler



Bir arkadaşı Mark Twain'e bir olayı anlatıyordu. Konuşma bitiminde yazar sordu:
 
"Bütün bunlar anlattığın gibi mi?"
 
"Evet, birebir aynı değilse bile, doğruya yakın sözcüklerle anlattım." deyince Mark Twain hafifçe gülümsedi:
 
"Doğruya yakın sözcükle doğru sözcük arasında büyük fark vardır; ateş böceği ve ateş arasındaki fark kadar…" dedi

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

31/3/2008 · Kategori: Edebiyat

KUTADGU BİLİG'İN, DEVLET FELSEFESİ - Yusuf Has Hacip

KUTADGU BİLİG'İN,

DEVLET FELSEFESİ

image00185.jpg


Kutadgu Bilig, dört ana karakter arasında geçen diyaloglardan oluşmaktadır. Eserdeki bu dört ana karakterin her birinin belirli bir sosyal rolü vardır ve her biri belirli bir değeri temsil eder.

Küntogdi hükümdardır ve hukuku temsil eder;

Aytoldi vezirdir ve saadeti temsil eder;

Ögdülmis de vezirdir ve akli temsil eder;

Odgurmis ise asetiktir ve akıbeti temsil eder.

Eserin öyküsü şöyle özetlenebilir.

Aytoldi devlet hizmetine girmeyi çok istemektedir. Bir yakını aracıliğıyla o dönemin has hacibi ile tanışır ve hacip kendisini hükümdarin huzuruna çıkarır. Hükümdar, Aytoldi'dan hoşlanır ve kendisini vezir yapar. Bir süre sonra Aytoldi ölür ve geriye tek oğlu Ögdülmis'i bırakır. Hükümdar Ögdülmis'in yetişmesini ve eğitimini üstlenir.

Akıllı ve bilgili olan Ögdülmis, hükümdarin gözüne girerek bir süre sonra vezir olur. Ögdülmis'i çok seven ve onu kaybetmekten korkan hükümdar, ona yardim edebilecek ve gerekirse onun yerini alacak akilli ve bilgili bir kisi daha arar. Bu amaçla Ögdülmis arkadasi Odgurmis'i hükümdara tavsiye eder.

Hükümdar bu kisiyi kendi hizmetine almak istese de, basarili olamaz. Odgurmis, insanlardan uzak bir yerde ibadetine devam etmek ister. Daha sonra, Ögdülmis de devlet hizmetinden çekilip kendini tamamen ibadete vermek ister; ancak, Odgurmis buna karsi çikar ve herkesin yerinde kalmasini ve topluma en iyi hizmeti bu sekilde verebileceklerini söyler. Bir süre sonra, Odgurmis ölür ve geride müridi Kumaru'yu birakir. Vezirleri ve Odgurmis'in ögütleri sayesinde hükümdar, iyi kanunlar yaparak memleketi düzene koyar ve ülke refaha kavusarak halk mutlu bir yasam sürer.

Kutadgu Bilig'in Temel Devlet Felsefesi:

Kutadgu Bilig'de Yusuf bize bir Türk-Islam devletinin temel felsefesini çizmektedir. Bu felsefe, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devletini isaret etmektedir. Burada dikkat edilmesi gereken nokta, devletin bu niteliklerinin Kutadgu Bilig'de birbirine sıkı sıkıya bagli olmasidir. Bugüne kadar Kutadgu Bilig incelemelerinde, belki de Yusuf'un karakterlerini hükümdar-vezir seklinde ayrima tabi tutmasi nedeniyle, belirli bir hiyerarsik sistem aranmistir.

Töre (kanun), kut ve akil, sadece astlik- üstlük iliskisi içinde incelenmistir. Ancak, eser dikkatli okundugunda anlasilmaktadir ki, Yusuf'un çizdigi tüm karakterler, bunlarin temsil ettigi degerler ve bu degerlerin bizi götürdügü temel devlet nitelikleri birbirinden ayrilamaz. Örnegin, töreye uymadan insan kut alamaz; hukuk devleti olunmadan sosyal devlet olunamaz. Diger taraftan, haklarinin ödenmedigi bir insan, devletin degerleriyle uyumlu yasayamaz; yani, sosyal devlet olunmadan hukuk devletinin temelleri saglamlastirilamaz.

Asagida devletin her bir niteligi üzerinde durdugumuzda bu nokta daha iyi anlasilacaktir.

1. Demokratik Devlet:

Bir noktaya isaret etmemiz gerekir ki, Kutadgu Bilig demokratik bir devlet sistemini açiklar ve tavsiye eder dedigimizde, demokrasinin bugünkü sekil sartlari ile 11.yüzyilin sartlari arasindaki farki göz önünde bulundurmaliyiz. Kutadgu Bilig'de bugünkü demokratik rejimlerin tüm niteliklerinin açiklandigini degil, ve fakat bu niteliklerin temelleri bulundugunu, 11.yüzyil sartlarinda çok ileri bir demokratik yapiyi isaret ettigini ve bu nedenle eserin politik mesajinin ileriye yönelik oldugunu savunuyoruz. Demokratik devletin önemli niteliklerini ve bunlarin Kutadgu Bilig'deki yerini söyle açiklayabiliriz:

a. Gücün Sinirlandirilmasi:

Demokratik devlet dedigimizde, herseyden önce, devleti yönetenlerin gücünün, yani iktidarin, sinirlandirilmasi anlasilmalidir. Demokratik devlet genel olarak, gücün tek elde toplandigi ve sinirlandirilmadigi totaliter-otoriter devletin karsiti olarak belirmektedir. Demokrasilerde devleti yönetenler anayasa ve yasalar, ayrica demokratik sistemin köklesmesi oraninda demokratik gelenek ve degerler tarafindan denetim altinda tutulur ve güçleri sinirlandirilir.

Kutadgu Bilig'de, ve genel olarak eski Türk toplumlarinda, hükümdarin gücü ilk önce töre ile sinirlidir. Hükümdarlar töreye göre, ve eger töre isterse, is basina gelir ve kendileri de töre koyarlar. Basarili olmayan hakanlarin töre tarafindan istenmedigi düsünülür.

Kutadgu Bilig'de hükümdar Küntogdi'nin bizzat kanunu, yani bir anlamda töreyi temsil etmesi rastlanti degildir; töre toplumun basidir ve hükümdar yüzyillar boyunca halkinin olusturdugu degerlere, gelenek ve görenek ile yasalara uymak zorundadir. Diger bir deyisle, yöneticiler toplumsal degerlerin yansimasi olan töreye karsi gelemezler; yetkileri töre ile sinirlidir. Törenin Türk toplumlarinda ilahi menseli oldugunun kabul edilmesi, bu sinirlamanin gücüne güç katmaktadir.

Bu inanisa göre, töreye uymayan hükümdar sadece bu dünyada degil, öldükten sonra da huzur bulamayacaktir. Böylece hükümdar, töreyi uygulamali ve iyi kanunlar koymalidir.

Kutadgu Bilig'de hükümdarin gücünü sinirlamaya yol açan önemli bir diger demokratik düsünce ise isin ehline verilmesidir. Genis bir açidan bakildiginda Kutadgu Bilig, iyi yöneticiler bulma ve devlet yönetimini bu isi yapabilecek nitelikteki insanlarin eline birakma mesaji üzerine kuruludur. Hükümdarin Aytoldi ve Ögdülmis'i vezirlige kabul ederek yaninda tutmasinin, bu sahislarla hükümdar arasinda geçen diger devlet görevlilerin sahip olmasi gereken nitelikler hakkindaki diyaloglarin ve Odgurmis'i saraya baglama çabasinin arkasinda hep "isin ehline verilmesi" mantigi yatmaktadir. "Isi is bilen kimselere ver" düsüncesi Kutadgu Bilig'in özüdür.

Bir Türk-Islam devlet gelenegi halini alan "isin ehline verilmesi" düsüncesi, bizi demokratik rejimlerde yöneticilerin yetkilerinin sinirlandirilmasini saglayan birçok kurum ve uygulamaya götürür. Kutadgu Bilig'de bu tür kurum ve uygulamalardan en önemlileri seçim, danisma, gücün paylasilmasi/devredilmesi ve görev degisimi olarak karsimiza çikar.

Sirasiyla bunlara deginelim.

Demokratik bir devlette, özellikle günümüzün demokratik toplumlarinda, seçim en önemli kurum olarak belirir. Dogal olarak, Kutadgu Bilig'deki seçim anlayisini 19. yüzyilda yeserip 20. yüzyilda yayginlasacak "dogrudan seçim" olarak algilamamak gerekir. "Isin ehline verilmesi" düsüncesi Kutadgu Bilig'de, yöneticilerin yeni göreve alinacaklari sınama, onlar arasinda bir seçime gitme sorumlulugu olarak belirir. Ise alinacak kisiler, toplumun ileri gelenleri veya yöneticiler karsisina çikar ve her açidan sınamadan geçirilir. Örnegin Aytoldi ilk sehre gittiginde ve hükümdar ile karsilasmayi arzuladiginda Küsemis onun kisiligini tartar ve onu ancak iyi insan olduguna kanaat getirdikten sonra dönemin has hacibi ile tanistirir. Has hacip de onu begendikten sonra hükümdar Küntogdi'nin huzuruna çikarir. Bu kez hükümdar Aytoldi'yi sınar ve sonra devlet hizmetine davet eder. Yani Kutadgu Bilig'e göre: "Beyler hizmetkarlarina dikkat ve hizmete girecekleri de esasli bir sekilde tecrübe etmelidir. Ancak kulun isin ehli oldugu görüldükten sonra, bey ona izzet ve ihsan kapisini açmalidir."

Aytoldi'nin sınanma süreci Ögdülmis'in vezirlige atanmasinda da tekrarlanmistir ve aslinda, yukarida belirttigimiz gibi, Yusuf eserin önemli bir kismini devlet yönetimine gireceklerin nitelikleri ve seçimi üzerine diyaloglara ayirmistir. Böylece, demokratik bir devletteki seçimin islevini, ülkeyi yönetebilecek bilgili insanlari göreve getirmek olarak görürsek, bu konunun Kutadgu Bilig'de ayrintili olarak ele alindigini söyleyebiliriz. Eserdeki seçim süreci, ancak ehil insanlarin kademeli olarak en üst devlet görevlerini üstlenebilmesine olanak tanir: "Kulu önce, tavri ve hareketi bakimindan, iyice tecrübe etmeli; sonra anlayisi nispetinde ona paye verilmelidir."


Devamını Okumak için tıklayınız... http://tarihhazinesi.blogspot.com/2008/03/kutadgu-biligin-devlet-felsefesi-yusuf.html

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

21/3/2008 · Kategori: Edebiyat

Türkçe'ye Saldırılar ve Medya

Türkçe'ye Saldırılar ve Medya

 

Demirhan Çıracı

Radyo, televizyon, gazete ve dergi,
Ahlaksızlık boy aşmış, sergi var sergi,
Yetmedi, koy gitsin kültüre de vergi,
Çalar özünü kanarsan, boşa bu yergi.

Yazıya değerli Ozanımız, Sn. Ahmet Yılmaz'ın Otuz kupon adlı şiirinden esinlenerek, bir dörtlük ile başlamak istedim. Toplumun geldiği nokta ve kültür üzerine yozlaştırma hareketlerinin öncülüğünü yapan medyanın, yerini belirlemede öncülük eden, değerli eserlerden birisidir.

Milletlerin çöküş sürecini başlatan en büyük etken, kültürel yozlaştırma hareketleri ile başlar. Bu bağlamda en etkin saldırı, tarihsel bütünlüğü ve milli olan bütün değerleri yok etmekten geçer. Bu değerleri koruma ve yaşatma babında en güçlü olgunun dil olduğu düşünüldüğünde, hedefinde dil üzerine bir saldırı olacağı kaçınılmaz bir gerçekliktir.

Toplumların geçmişi ile geleceği arasında köprü olan, tarihini bugünlere taşıyan, gelecek nesillere ışık olan, kültürünü yaşatmak için baş araç olan, kısacası var oluşunun yegâne göstergesidir dil.

Yazının devamını aşağıdaki bağlantıdan okuyabilirsiniz..

http://www.haberdokuz.com/anasayfa-311.html

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

11/3/2008 · Kategori: Edebiyat

Eyvah ! Türkçe ‘Sal’lanıyor

Siyasal, parasal, ruhsal, sınıfsal, sanatsal, yazınsal, ulu(s)sal, tarımsal, toplumsal, kırsal, onursal, yapısal, kişisel, dinsel, görsel, tarihsel, mezhepsel, bölgesel, bilimsel, eylemsel, kentsel, yöresel, düşünsel, tinsel...
 
Neredeyse herkes artık bir sallı yahut selli kelime uyduruveriyor. “Sal”layarak konuşuyoruz artık. Kimse düşünmüyor ki; Fransız kökenli bu ekler hem Türkçe’nin gramer yapısını bozmakta, hem de dili ruhsuz, cansız kelimeler yığınına dönüştürmektedir. Bu aslında kendini bütün değerlerden azâd kabul ederek aydın, çağdaş görünmek isteyenlerin ve başkası ne der? diyenlerin ruhi bunalımıdır.
 
Bugün maalesef Türkçe’miz dört şekilde bozulmaktadır. Milli aydınlarımız bile zaman zaman bu suça ortak olmaktadır. Şöyle ki:
 
1. Türkçe’de karşılığı olan kelimeler yerine yabancı kelime kullanılmasıyla. Türk insanı artık hastane yerine “Hospital”e, merkez yerine “Center”a, berber yerine “kuaför”e gitmektedir. Aksaray ile Sultanahmed Meydanı arasındaki cadde üzerinde kaç tane Türkçe isimli işyeri sayabiliriz?
 
2. Sokak ağzı yada argo. Kültürsüz insanların kendince bazı kelimelere mana vererek kullandığı yersiz, yurtsuz, soysuz bir anlaşma vasıtasıdır. Sonra da Türkçe lastik gibi nereye çekersen geliyor diyoruz! Lastik gibi sünen aslında bizim değerlerimiz.
 
3. Kelimelerin yanlış kullanılması. Mesela; seyretmek yerine izlemek diyoruz. Televizyon izlenmez, seyredilir. Tepki kelimesi de bazen yanlış kullanılmaktadır. Olumlu tepki diye bir ifade olmaz. Çünkü tepki bir duruma karşı olumsuz tavırdır. Bu çeşit hataya maalesef hepimiz düşmekteyiz.
 
4. Uydurmacılık hastalığına müptela olanların ürettikleri ruhsuz, cansız kelimeler. Us (akıl), miras (kalıt), dinlence (tatil), umu (istek, arzu, ümit, temennî), bulunç (vicdan), ulus (millet), onur (şeref, haysiyet, kibir, gurur, izzeti nefs), yaşam (hayat), tensel (bedeni) gibi milletten ve onun değerlerinden uzak insanların yarattığı (!) kelimeler.
 
Bugünkü asıl konumuz öztürkçe konuşacağız diye dil ırkçılığı yapanlar. Türkçe’de de her dilde olduğu gibi, başka dillerden gelen kelimeler mevcuttur. Türkçe’de bulunan Arapça ve Farsça kökenli kelimeleri tasfiye etmek isteyen uydurmacılar, yüzyıllar önce Türkçe’ye geçerek üstünde Türk mührü taşıyan bu kelimeleri dilden atmak istemektedir. Bu dil anarşistleri bilmeli ki; millet ve sahip olduğu dil bir anda değil, tarihin teknesinde yoğrularak asırlar içerisinde ortaya çıkmıştır. Ve bu millet aldığı kelimelere farklı ses ve mânâ ile birlikte kendi ruh ve şuurunu vermiştir. Dünyada saf ırk aramak gibi, saf bir dil aramak da beyhudedir. Bugün artık Türkçe’deki Arapça ve Farsça kökenli kelimeler, Türk mührünü taşımaktadır. Mustafa Kemal Atatürk’ün ismi bile öztürkçe değildir. Milletimiz de o kadar çok Mehmed, Ali, Ayşe, Fatma ismi var ki... Millet, vatan, kalb, beden, ruh, ömür, sabır, ceza, can, din, iman, kitap, şemsiye, asır gibi nice kelimeler artık Türkçe’dir. Ne yapalım bunların kökü Arapça’dır deyip binlerce Türkçeleşmiş kelimeleri dilimizden atalım mı? Unutmayınız ki, dil hazinesi ne kadar genişse, insanlar o kadar kendilerini ifade edebilirler. Millet kelimesinin taşıdığı mânâ “ulus”ta var mıdır? Ama bazıları inatla bu kelimeyi söylemekte ısrar ediyorlar. Yeryüzündeki insanların ortak anlaşma vasıtası haline gelmiş İngilizce için Voltaire; “İngilizce fena konuşulan Fransızca’dır” demektedir.
 
Uydurmacı zihniyetin amacı; Türkçe’yi fakir, cılız, insanların düşündüklerini ifade edemeyen kabile dili haline getirmektir. Yeniliğe tapma hastalarının, Öztürkçe konuşacağız diye dil ırkçılığı yapmaya kalkışmasıdır. Tasfiyeciliğin özünde Osmanlı daha doğrusu İslâm düşmanlığı vardır. Ziya Gökalp, sadeleşme meselesini Türkçülüğün Esasları eserinde çok güzel ifade etmiştir.
 
Dil ırkçılığının sonunu anlamamız için şu hatıra çok yeterlidir: Bir gün zamanın Milli Eğitim Bakanı Hasan Âli Yücel, Prof. Dr. Sıddık Sami Onar’la karşılaşır. Yücel, Onar’a İdare Hukukunun Esasları adlı kitabının dilini beğenmediğini söyler. Onar, meseleyi anlatmaya çalışsa da buna muvaffak olamaz. Yücel’in cevabı çok mânidardır: “Ne yapalım efendim, Osmanlıca kelimeleri gene de kullanmamalıydın. Varsın kitap eksik kalsın. Mesela ben Mantık kitabımın son baskısında, söylemek istediklerimin yarısını yazamadım; ama eser öz Türkçe oldu ya, sen ona bak!”
 
Bugün dilimiz (yeni uydurukçalar hariç) artık tabii mecrasına oturmuştur. Bugün bizler “nur-ı aynım” yerine, gözümün nuru demekteyiz. Fakat öztürkçeciler, Fransızca Onur kelimesini kullanarak dilimizden şeref, haysiyet, gurur, izzet-i nefs gibi Türkçe’mizi zenginleştiren kelimeleri yok etmeye çalışıyorlar.
 
Dil anarşistleri yüzünden milletimiz bugün Atatürk’ün Gençliğe hitabesini de, İstiklal Marşını da anlamaktan acizdirler. Bırakın 60-70 sene evvelini eğer dil tasfiyesi böyle sürerse on sene önce yazılan bir metni anlamakta güçlük çekeriz. Yunus’un Türkçesi, konuştuğumuz Türkçe milletin malıdır. Milletin dil gibi hazinesini yağmalatmaya çalışmak ihanettir. Türkçe hiçbir zümrenin de ideolojik ve keyfi insafına bırakılamaz. Dil milletin sesli bayrağı, konuşan toprağıdır. Türk iseniz Türkçe’ye sahip çıkın ve ne olur Türkçe’yi sala bindirip sele vermeyin. Necip Fazıl; Türkçemizin düştüğü bu kötü durumu ne güzel ifade etmiştir;
 
Ruhsal, parasal, soyut, boyut, yaşam, eğilim...
Ya bunlar Türkçe değil, yahut ben Türk değilim!
Oysa halis Türk benim, bunlar işgalcilerim...

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

7/3/2008 · Kategori: Edebiyat

Dil Ve Kültür - Mehmet Kaplan

Ziya Gökalp, dili kültürün temel unsuru sayar. O, bu görüşünde haklıdır. Zira dil, duygu ve düşüncenin adeta kabıdır. Bir milletin bütün duygu ve düşünce hazinesi, dil kabına veya kalıbına dökülür ve bu dil kabı ile yerden yere, nesilden nesile aktarılır. Yazı, dilin sesini kaydeden bir vasıta olarak dilin bir parçasıdır. Fakat kültür, söz ile de bir millet arasına yayılır.


            Dil kültürün temeli olduğuna göre, bir milletin dili ifade ettiği sözlü, her şey kültür kavramına girer. Sabahtan akşama kadar evde, sokakta, işyerinde konuşan halk, farkında olmadan dil tarlasını eker, biçer. Dilin duygu ve düşünce ile dolmasının sebebi, günlük hayat çok yakın olmasıdır.


            Aslında dili yaratan hayat, daha doğrusu sosyal hayattır. Anne çocuğuna bir oyuncak verir: “ Bak sana otomobil getirdim” der. Böylece çocuk oyuncak otomobil ile beraber “otomobil” kelimesini öğrenir. Fakat dil her zaman böyle bir eşya gösterilerek öğrenilmez. Bebek etrafında manasını anlamadığı birtakım sesler duyar. Zamanla onların bir şeye tekabül ettiğini öğrenir.


            Dil deyince, konuşulan ve yazılan bütün kelime ve cümleleri anlamak lazımdır. Halk günlük hayatında kelimeleri menşelerine göre ayırmaz. Onu ilgilendiren, kelimelerin manası, işe yaramasıdır. Bir bakkal dükkanında on dakika oturup halkı dinleyerek hangi kelimeleri kullandığını tespit edebilirsiniz.

            İlle öztürkçe yazılmamış, “normal”, “tabii” yazılı bir mahsulde, bir gazete veya kitapta da bu işi yapabilirsiniz. “Normal” ve “tabii” konuşan halk gibi, “normal” ve “tabii” yazan bir yazar da kelimeleri menşeine değil, manasına, nüansına ve işe yararlığına önem verir.


            Konuşma veya yazı dilinde kelimeleri, Türkçe, yabancı diye ayırmak “normal” veya “tabii” konuşma ve yazmaya aykırı bir davranıştır. Bu yapma tutumu kırılgan kadınların hal ve tavrında olduğu gibi derhal fark edersiniz. Böyle yapanlar dikkatlerini bahşedecekleri şeye verecekleri yerde belli kelimelere verirler. Onlar için önemli olan eşya, duygu ve düşünce değil, öztürkçe kelimelerdir. Bir yazarı değerlendirirken, fikirlerine değil, kullandığı kelimelere bakarlar. Onlara göre öztürkçe kelimeler kullananlar iyi, kullanmayanlar kötüdür. Bu ölçüyü öztürkçeden önce yazılmış eserlere tatbik ederseniz hepsi kötüdür. Fuzuli, Baki, Nedim, Şeyh Galib, Fikret, Akif, hatta Yahya Kemal, Reşat Nuri bile…


            Böyle bir davranış tarzının ne kadar barbarca olduğunu buna göre ölçebilirsiniz.


            Her millet dilini ve kültürünü yüzyıllar boyunca yoğurur. Bu esnada o, akan bir nehir gibi, içinden geçtiği topraktan bazı unsurları alır. Her medeni milletin konuşma ve yazı dili, karşılaştığı medeniyetlerden alınma kelime ve deyimlerle doludur. Bu bakımdan bir her milletin dili, o milletin çağlar boyunca yaşadığı tarihin adeta özetidir. Dile bu gözle bakılırsa mana kazanır.


            Batılı dil alimleri, filologlar yazılı ve sözlü kültür eserlerini incelerken, bir arkeolog gibi hareket ederler. Bir nevi “dil arkeolojisi” yaparlar. İlkin incelediklerini metnin tarihini tespite çalışırlar. Zira, her metin dil tarihinin bir kesitini verir. O kesite, o anda bulunan ve o ana kadar dile girmiş olan her kelimenin, yerli, yabancı ayırmaksızın yazılışı, söylenişi, manası, dikkatle tespit edilir. Zira en küçük bir işaret, bir ses değişmesi, o kelime hatta bütün metnin manasını değiştirebilir. Eğer Sümerce bir metinde Tanrı ve at kelimeleri Türkçe Tanrı ve at manalarına geliyorsa, bu, bütün insanlık tarihine yeni bir gözle bakmayı gerektirir. Bundan dolayı dil alimleri, filologlar eski metinleri incelerken kılı kırk yararlar. Kelimelerin menşeleri onları dil ve kültür tarihi bakımından ilgilendirir. Göktürk harfleriyle yazılmış bir mezar taşında görülen Çince, Hintçe bir kelime, dil ve kültür tarihi bakımından önemli bir mana taşır. Türklere ait eski metinlerde sadece Türkçe kelimelere önem vererek, yabancıları bir kenara atmak hem kültür kavramına, hem de ilmi düşünceye aykırıdır. Dili bir milletin medeniyet tarihinin aynası olarak inceleyenler, ondan pek çok şey görürler.


            Dil ile tarih ve kültür arasındaki münasebeti bilen bir kimse dili tek başına alamaz. Zira dilde her kelimenin yazılış, ses, şekil ve manasını tayin eden, tarih ve kültürdür. Yunus Emre’nin şiirlerinin dilini, yazıldığı devir ve çevreden ayrı ele alamazsınız. Zira o ağacın köklerini gelenek ile beraber, yetiştiği topraklara sımsıkı bağlıdır. Bu da gösterir ki, filolog sadece dilci değil, geniş kültürlü, kafası dil gibi hayatın bütün imkanlarına açık bir insan olmalıdır.


            Kültür eserleri, dilin belli bir yer ve anda donmuş şekilleridir. Bu bakımdan onların abidelerden farkları yoktur. Kütüphaneler dil abidelerini toplayan müzelerdir. Dil, bir kap olduğuna göre onlara “duygu, düşünce, hayal müzeleri” demek gerekir. Biz eskiden yaşamış insanların hayat tecrübelerini, inanç ve değerlerini bu eserlerden öğreniriz. Aslında dili hem şekil, hem muhtevasıyla inceleyen filolojinin gayesi, insan kültürünü tanımaktır. Fakat bu görüşe ancak dil ile kültür arasındaki bağlantıyı görenler ulaşabilirler.

           

 

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

21/2/2008 · Kategori: Edebiyat

Bambu .. / Kısaca Sabreden Derviş Muradına Ermiş :)

 
 
Çin Bambu ağacının yetişmesi, olumlu ısrar için güzel bir örnektir.

Çinliler bu ağacı şöyle yetiştirir:
Önce ağacın tohumu ekilir, sulanır ve gübrelenir.
Birinci yıl tohumda herhangi bir değişiklik olmaz.
Tohum yeniden sulanıp gübrelenir. Bambu ağacı ikinci yılda da toprağın dışına filiz vermez.
Üçüncü ve dördüncü yıllarda her yıl yapılan işlem tekrar edilerek bambu tohumu sulanır ve gübrelenir.
Fakat inatçı tohum bu yılda da filiz vermez.
Çinliler büyük bir sabırla beşinci yılda da bambuya su ve gübre vermeye devam ederler.
Ve nihayet beşinci yılın sonlarına doğru bambu yeşermeye başlar
ve altı hafta gibi kısa bir sürede yaklaşık 27 metre boyuna ulaşır.

Akla gelen ilk soru şudur :
Çin bambu ağacı 27 metre boyuna altı hafta da mı Yoksa beş yılda mı ulaşmıştır?
Bu sorunun cevabı tabii ki beş yıldır.
Büyük bir sabırla ve ısrarla tohum beş yıl süresince sulanıp gübrelenmeseydi ağacın büyümesinden hatta var olmasından söz edebilir miydik ?...

Bir başarının şartları her zaman çok basittir.
Bir süre için çalışın,
Bir süre tahammül edin.
Her zaman inanın
Ve hiçbir zaman geri dönmeyin.

Alıntı

Tess

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

« Önceki ::