25/12/2008 · Kategori: Tarih

GAZİANTEP'İN KURTULUŞU, ŞAHİNBEY VE KARAYILAN

GAZİANTEP'İN KURTULUŞU,

ŞAHİNBEY VE KARAYILAN

 

'Türk'üm diyen her şehir, her kasaba ve en küçük Türk Köyü,

Gazianteplileri kahramanlık misali olarak alabilirler'

Mustafa Kemal ATATÜRK

 

30 Ekim 1918'de imzalanan Mondros Mütarekesi'nin  ardından İngilizler, 17 Aralık 1918 tarihinde Gaziantep'i işgal etmişlerdir. İtilaf Devletleri arasında huzursuzluğa neden olan bu İngiliz işgali bir yıl kadar sürmüş, özellikle de Fransızlar bu işgale karşı çıkmışlardır. Yapılan bir takım anlaşmalar neticesinde, nihayet İngilizler Antep'i boşaltmak zorunda kalmışlardır.

Bölge'de Fransızların gözü vardır ve Fransızlar, 29 Ekim 1919'da Kilis'i, 5 Kasım 1919'da da Gaziantep'i işgal etmişlerdir.

Yörede yaşayan Halkı iyiden iyiye tetikleyen bu peş peşe işgaller, Nisan-1920 başında Gaziantep Savunması'na yol açmıştır. Savunma bir yıla yakın sürmüştür. Ama, Fransızların şehri ablukaya aldıklarından, açlığa dayanılamamış ve savunma sona erdirilmiştir.

Savunma süresince verilen mücadelede Halk'tan 6000 civarında insanımız şehit olmuştur. Bunun üzerine, Meclis, 6 Şubat 1921 tarihinde aldığı bir kararla, Antep'e 'Gazilik' ünvanı vermiştir.

Yapılan çeşitli görüşmeler ve nihai olarak imzalanan Ankara anlaşması neticesinde; 25 Aralık 1921 tarihinde Fransız işgali sona ermiştir.  

Gaziantep Savunması ve yerel Kuvay-i Milliye güçlerinin verdikleri mücadelenin, emperyalist güçlerin Anadolu Toprakları'ndan sökülüp, atılmasında ne denli etkin olduğunun  önemli bir göstergesidir.

 

'Ben Gazianteplilerin nasıl gözlerinden öpmem ki;

Onlar Gaziantep'i kurtardıkları gibi, Türkiye'yi de kurtardılar'

Mustafa Kemal ATATÜRK

 

Milli Mücadele sürecinde Kuvay-i Milliye Teşkilatı büyük yararlılıklar göstermiş ve topraklarımızı, kendi aralarında, yer yer bölüşmüş ve Anadolu'nun tamamına göz dikmiş olan  emperyalist devletlerin kirli ellerinin kırılmasında inanılması güç başarılar ortaya koymuştur.  

Gaziantep ve havalisi Kuvay-i Milliye Teşkilatı da; ortaya koyduğu kararlı  mücadele ile Ulusumuzun mevcut milli duygularının şahlanmasına öncü  olmuştur.

Gaziantep'teki bu başarılı mücadele Mustafa Kemal ATATÜRK'ün de takdirlerini kazanmıştır. ATATÜRK, 25 Aralık 1937 tarihinde, Gaziantep'in kurtuluşunun 16. yıldönümü münasebetiyle gönderdiği bir telgrafta;

'Eğer bir gün Millet'in, Vatan ve Cumhuriyet'in yüksek menfaatleri gerektirirse, o çevre kahramanlarının geçmişte olduğundan daha yüksek kahramanlıklar göstereceklerinden asla şüphem olmadığı bilinmelidir!'

şeklinde görüş ve duygularını ifade etmiştir.

İşte bu mücadelede, yani Gaziantep Savunması'nda, bir çok isimsiz kahramanların yanı sıra iki yiğit vatan evladı öne çıkmaktadır. Şahinbey ve Karayılan(Yörede Kürt Mulla olarak anılır). Bu iki kahraman, yöre insanı başta olmak üzere, Tüm Ulusumuz'un unutamayacağı kahramanlıklar göstermiştir.
 

ŞAHİNBEY

(Mehmet Sait)

Şahinbey, 1877 yılında Gaziantep'te, Bostancı Mahallesi 55 numaralı evde dünyaya gelmiştir. Milli Mücadele yıllarında büyük yararlılıklar gösteren ve etrafına adeta ışık olmuş bir kahramandır. Asıl adı Mehmet Sait'tir. 'Şahinbey', yöre insanının kendinse verdiği  takma adıdır.

Şahinbey, Sina cephesinde çarpışmış, gösterdiği başarılardan ötürü terfi ettirilmiş ve döndüğünde Memleketi olan Gaziantep'in Nizip ilçesine Askerlik Şube Başkanı olarak atanmıştır. Gaziantep'in işgal edilmek istenmesi üzerine, Ayıntap Heyet-i Merkeziye'ye müracaat eden Şahinbey, düşmanın şehre giriş istikametinde bulunan cephelerde görevlendirilmiştir.

Şahinbey,  Gaziantep'i işgal etmek isteyen Fransızlara engel olabilmek amacıyla,  düşmanın şehre geliş istikameti olan Kilis yönünde üç  müdafaa hattı kurmuştur. Yanına, yerel Kuvay-ı Milliye Teşkilatı'ndan aldığı  yaklaşık 200 kişilik  birlikle, direnişi örgütlemiş ve Fransız Kuvvetlerinin,  şehre girmesini uzun süre engelleyebilmiştir.

Fransız Kuvvetleri Birliği,  yaklaşık olarak 8000 piyade, 200 süvari, 4 tank, 1 batarya top, 16 ağır makineli tüfek ve çok sayıda otomatik tüfekten oluşmasına karşın, Şahinbey ve arkadaşlarından oluşan yaklaşık 200 kişilik Kuvay-ı Milliye kahramanları karşısında, bir adım bile ilerleyemeden, çakılıp kalmıştır.

Ancak, Fransızlar güçlerini bir şekilde aldıkları takviyelerle artırarak yüklendikçe, çetin çarpışmalar meydana gelmiştir. Çarpışmalar neticesinde, büyük kayıplar veren Şahinbey ve arkadaşları, sonunda  87 kişi kalmışlardır. Bu durumda bile, çarpışmalardan vazgeçmeyen Şahinbey, o dönemde Gaziantep için son müdafaa hattı olan Kilis tarafından girişte bulunan Elmalı köyü civarındaki çarpışmalarda 86 arkadaşını daha yitirmiş  ve tek başına kalmıştır.

Şehit olmadan önce;

'Kirli ayaklarınızın bastığı şu toprakların her zerresinde şehit kanı karışmıştır. Bize; Namus, Din ve Bağımsızlık için ölüme atılmak, Ağustos ayı sıcağında soğuk su içmekten daha tatlı gelir. Bir an evvel topraklarımızdan defolup gidin. Yoksa kıyarız canınıza. Eğer, düşman buradan geçerse; Ben Antep'e ne yüzle dönerim, düşman ancak benim cesedimi çiğner de öyle girer Şehire' ifadelerini söylediği dilden dile dolaşır.

Gerçekten de öyle olmuştur. Tek başına kalan ve cephanesi biten Şahinbey, Elmalı köprüsünü terk etmemiş, çarpışmaya yumruklarıyla devam etmiştir. Fransız Kuvvetleri, savaş adap ve ahlakına yakışmayan insanlık dışı hareketlerde bulunarak; Şahinbey'in üzerine adeta çullanmışlardır.

Şahinbey, yüzlerce süngü ile delik deşik edilerek, köprü başında şehitlik mertebesine yücelmiştir. Acı haber şehre tez zamanda ulaşmıştır. Şahinbey'in naaşını, yörenin diğer bir kahramanı olan Karayılan, kucağında  şehre kadar taşımıştır. Bu hüzünlü olay, yöre halkını çok etkilemiş, Şahinbey üzerine ağıtlar yakılmıştır.

Şahin'i sorarsan otuz yaşında,

    Süngüyle delindi köprü başında.

     Çeteler toplanmış ağlar başında.

     Uyan Şahin uyan gör neler oldu.

        Sevgili Ayıntab'a Fransızlar doldu.

* * *
 

KARAYILAN

(Kürt Mulla)

Karayılan, Atmalı aşiretinden olup, 1888 yılında Maraş'ın Pazarcık ilçesi, Höcüklü Köyü, Elifler mezrasında doğmuştur. Babası Ermeniler tarafından şehit edilmiş, kendi kendine okuyup yazma öğrenmiş, köyünde imamlık yapmış çok zeki bir yurtseverdir.

I. Dünya Savaşı esnasında, Rus Cephesi'nde savaşmış ve yaralanmıştır. Bu cepheden köyüne dönen Karayılan, yaralarının iyileşmesinin ardından bir müddet sonra,  hükümet kuvvetleri ile birlikte katıldığı bir çatışma neticesinde, halkı kırıp geçiren Balyan'lı eşkiya Bozan ağayı vurmuş ve adamlarını darmadağın etmiştir.

Karayılan, Gaziantep'in zor günlerinde, etrafında topladığı arkadaşlarıyla, Karabıyıklı diye bilinen mevkiide,  Fransız Kuvvetlerine çok büyük darbeler indirmiştir. Böylelikle de Kuvay-ı  Milliye saflarına katılmış, Şahinbey'in de dava ve silah arkadaşlarından birisi olmuştur.

Fransızlara karşı bir çok mücadeleden başarıyla çıkmış olan Karayılan, Elmalı Köyü köprüsünde şehit düşen Şahinbey'in haberini aldıktan sonra büyük bir sarsıntı geçirmiş olmasına karşın, Şahinbey'in cesedini şehrin merkezine kadar kucağında taşımıştır.  

Ancak, zaman durma ve Şehitlere ağlama zamanı değildir. Mücadele tüm hızıyla sürdürülmüştür.

Karayılan ve silah arkadaşları, amansızca saldıran düşmana karşı bir çok çarpışmaya katılmış, kimisinde yaralanmış, kimisinde ise ölümden döndüğü olmuştur. Ama, hiçbirinde mücadele etmekten yılmamış, çekinmemiştir.

Böylesi mücadelelerden birinde, kendisine verilen Şıhın Dağı(Sarımsak Tepe)'ndaki  Fransız Kuvvetlerini geri püskürtme görevini yaparken, şehitlik mertebesine ulaşmıştır.

Karayılan der ki Harbe oturak,
 Kilis yollarından kelle getirek, 
        Nerde düşman varsa orada bitirek, 
     Vurun ha yiğitler namus günüdür
                                     
Nazım Hikmet

* * *

            Her sene 25 Aralık'ta Gaziantep'in Kurtuluş yıldönümü münasebetiyle kutlamalar yapılmaktadır. Gaziantep'li dostlarıma söz verdiğim gibi; bu yıl yapılacak kutlamalar öncesi bu yazıyı hazırladım.

            Bu çalışma için yararlandığım dostlarıma bir kez daha teşekkür ediyor ve 25 Aralık 2008 tarihinde kutlanacak olan Gaziantep'in Kurtuluşu'nun 87. yılı  münasebetiyle yöre insanına saygılarımı sunuyorum.

CENGİZ ÖNAL

Araştırmacı-Yazar

www.cengizonal.blogspot.com

 

Kaynak:  H. F. GÖÇER, Gökçen GÖÇER Yaşam Hakkı Drn. Gaziantep

                F. BUDAK, Laik Düşünceyi Yaşatma Drn. Gaziantep

                İ. ŞAHBUDAK, Emekli Öğretmen, Ankara

Kalıcı Bağlantı Yorum (0)

25/12/2008 · Kategori: Tarih

ERMENİ SORUNU KRONOLOJİSİ

ERMENİ SORUNU KRONOLOJİSİ
 
 http://groups.google.com/group/cihan-turk-olsun/web/ermeni-sorunu-kronoloji?hl=tr
 
KRONOLOJİ

1022 Ermeni topraklarının İmparator II. Basileios tarafından Bizans topraklarına katılması üzerine 40 bin Ermeni Anadolu'ya sürgün edildi. 
 
1046 Ermeni hanedanları Bizans İmparatoru IX. Konstantin tarafından katledilerek yok edildi. 

1054 Sultan Tuğrul Bey döneminde Selçuklulara bağlanan Ermenilere özerklik verildi. 

1098  Ermeniler Haçlılarla işbirliği yaptılar. 

1461 Fatih Sultan Mehmed, Bursa'daki Ermeni Piskoposu Hovakim'i (Ovakim) İstanbul'a getirterek kendisine Patrik unvanını verdi ve Ermenilere birçok haklar tanıdı. 

1567 Türk matbaasının kurulmasından 160 yıl kadar önce Venedik'te matbaacılık eğitimi görmüş olan Sivaslı Apkar adındaki bir papaza İstanbul'da bir Ermeni matbaası açması için izin verildi. 

1790  İlk resmi Ermeni Okulu, Amira Miricanyan ve Şnork Mığırdıç tarafından Kumkapı Fıçıcı Sokak'ta kuruldu. 

1823  Artin Bezciyan adlı Ermeni, Kumkapı'da Bezciyan Okulu'nu kurdu. 

1824 Patrik Karabet, Ermenice gramer okutan Kumkapı Okulu'nu Patrikhane'nin himayesine aldı. 

1853  (22 Ekim) Ermeni Maarif Komisyonu kuruldu. 

1876 Kurulan Mecliste Ermeni milletvekilleri de katıldı. 

1877  (7 Aralık) Ermeni Milli Meclisi, Ermeni halkının askere yazılarak savaşa katılma kararını aldı. 

1878  (13 Nisan) İstanbul Ermeni Patriği Nerses, İngiltere Dışişleri Bakanı Salisbury'ye gönderdiği muhtırada, Türklerle beraber yaşayamayacaklarını bildirdi.

(13 Temmuz) Berlin Anlaşması imzalandı. Bu anlaşmaya, Osmanlı Ermenileriyle ilgili 61. madde eklendi.

(3 Ağustos) İngiltere Dışişleri Bakanı Lord Salisbury, İstanbul Büyükelçisi Layard'a gönderdiği talimatta, Osmanlı Hükümeti'nin Doğu'da reformlara başlaması gerektiğini bildirdi.
 
1890  (20 Haziran) Erzurum İsyanı

(Temmuz) Kumkapı Nümayişi

Birinci Sason İsyanı
 
1892 - 1893 Merzifon, Kayseri, Yozgat isyanları 
1895  (30 Eylül) Babıâli olayı

Kasım ayında, Ermenilerin Maraş'ta isyan teşebbüsü
 
1896 30 Ekim İstanbul'da Ermeni eylemi

(1 Haziran) I. Van isyanı

(26 Ağustos) Osmanlı Bankası Olayı
 
1902  Ermeni dilcilerden H. Acaryan, "Ermeni Dili'ne Türk Dili'nin Tesiri ve Ermenilerin Türkçe'den Aldıkları Sözler" adında bir eser yazdı. 

1904  İkinci Sason isyanı 

1905 (21 Temmuz) Yıldız Camii'nde, Osmanlı Padişahı II. Abdülhamid'e suikast teşebbüsü. 

1908 Ermenilerin Jamanak adlı gazetesi yayın hayatına başladı.
İkinci Meclis açıldı ve Ermeni komitecilerden bazıları Millet Meclisi'ne girdi.
 
1909 (14 Nisan) Adana'da Ermeni isyanı 

1915 (15 Nisan) II. Van İsyanı
 
(24 Nisan) Osmanlı Devleti aleyhinde faaliyette bulunan Ermeni komiteleri kapatıldı. Bu komitelerin idarecilerinden 2345 kişi tutuklandı.

(3 Mayıs) Ermeniler Van'da büyük bir katliama giriştiler.

(27 Mayıs) Yer Değiştirme (Tehcir) Kanunu çıkarıldı.
 
1918  (1 Şubat) Ermeni komitacı Arşak, Bayburt'ta katliam yaptı.

(25 Nisan) Ermeni komitacılar, Kars'ın doğusundaki Subatan köyünde 750 Müslüman'ı katletti.

(1 Mayıs) Ermeni komitacılar, Kars'ta, aralarında çocukların da bulunduğu 60 Müslüman'ı katletti.
 
1919  (20 Kasım) Osmanlı bürokrasisinde üst düzeyde görev yapan Bogos Nubar Paşa ve Şerif Paşa, Ermeni-Kürt bağımsızlık belgesini imzaladılar. 
 
1920 (12 Ocak) 450 kişilik Ermeni süvari birliği, Antep'in Arapdar köyünde Müslümanlar'a işkence yaptı.

(2 Aralık) Gümrü Anlaşması imzalandı.
 
1921 (15 Mart) Talat Paşa, Berlin'de Ermeniler tarafından katledildi.

(6 Aralık) Sait Halim Paşa'yı Ermeniler Roma'da katletti

(16 Mart) Moskova Anlaşması imzalandı.

(18 Mart) Ermeni Misak Torlakyan, Azerbaycan İçişleri Bakanı Cevanşir Han'ı, Tepebaşı'ndaki Pera Palas Oteli önünde öldürdü.

(13 Ekim) Kars Anlaşması imzalandı.
 
1922 (22 Temmuz) Cemal Paşa, Tiflis'te Ermeniler tarafından katledildi. 

1923 Ermeni asıllı Münib Boya, Van milletvekili olarak meclise girdi.
(24 Temmuz) Lozan Anlaşması imzalandı.
 
1934  Franz Werfel'in, "Musa Dağ'da Kırk Gün" adlı romanı, ABD'de İngilizce yayımlandı. 

1935  (15 Aralık) Pangaltı Ermeni Kilisesi'nde toplanan bir grup Ermeni, Franz Werfel'in, "Musa Dağ'da Kırk Gün" adlı eserini "Türk milleti hakkında iftiralarla dolu olduğu" gerekçesiyle yaktı. 

1936 Franz Werfel'in, "Musa Dağ'da Kırk Gün" adlı eserinin Fransa'da yayımlanması, Türk basınının tepkisini çekti. 

1937 Cevat Rıfat Atilhan, "Musa Dağı" adında kitap yazarak, Franz Werfel'in eserinin gerçekleri yansıtmadığını bildirdi.
Werfel'in, "Musa Dağ'da Kırk Gün" adlı eserinin filme alınmasının engellenmesi, ABD Dışişleri Bakanlığı nezdinde gündeme geldi.
 
1943  Ermeni asıllı Berç Türker Keresteci, Afyonkarahisar milletvekili oldu. 

1957 Mığırdıç Şellefyan, 27 Ekim seçimlerinde, Demokrat Parti listesinden İstanbul milletvekili seçildi. 

1964 (24 Aralık) Kıbrıs Dışişleri Bakanı Kipriyanu Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'nde "Ermeni Meselesini" ortaya atarak Türkiye aleyhine karar çıkarmaya çalıştı. 

1965 (24 Nisan) Brezilya'nın Sao Paulo kentinde, Ermeniler tarafından Türkiye aleyhine gösteri düzenlendi. 

1969 (24 Nisan) Londra'da, Türk Elçiliği önünde Ermeniler tarafından gösteri yürüyüşü tertip edildi. 

1973 (27 Ocak) Türkiye'nin Los Angeles Başkonsolosu Mehmet Baydar ve yardımcısı Bahadır Demir, Mığırdıç Yanıkyan adlı Ermeni tarafından katledildi. 

1975 (20 Ocak) ASALA (Gizli Ermeni Kurtuluş Ordusu) örgütü kuruldu.

(22 Ekim) Viyana'da, Büyükelçi Daniş Tunalıgil katledildi.

(24 Ekim) Paris'te, Büyükelçi İsmail Erez ile polis Talip Yener katledildi.
 
1976  (16 Şubat) Beyrut Büyükelçiliği Birinci Kâtibi Oktay Cerit katledildi.

(28 Mayıs) Zürih Çalışma Ateşeliği Bürosu bombalandı. Saldırının faili olduğu anlaşılan Noubar Soufoyan adlı bir Ermeni yakalandı, yargılandı ve suçu sabit görülerek 15 ay hapis cezasına çarptırıldı.
 
1977  (29 Mayıs) İstanbul Yeşilköy Havaalanı'na ve Sirkeci garına patlayıcı madde atıldı, saldırıda 4 kişi öldü ve 31 kişi yaralandı. Saldırıları "Aşırı Ermeni Hareketleri Örgütü" üstlendi.

(9 Haziran) Vatikan Büyükelçisi Taha Carım katledildi.
 
1978 (3 Ocak) Brüksel Büyükelçiliği'ne patlayıcı madde atıldı. Saldırıyı "Ermeni Yeni Direniş Örgütü" üstlendi.

(3 Ocak) Londra'daki Türk bankasına patlayıcı madde atıldı. Saldırıyı "Ermeni Yeni Direniş Örgütü" üstlendi.

(2 Haziran) Madrit'te, Büyükelçi Zeki Kunaralp'ın eşi Necla Kunaralp ve emekli Büyükelçi Beşir Balcıoğlu katledildi.

(8 Temmuz) Paris Büyükelçiliği Çalışma Ataşeliği ve Türkiye Turizm Bürosuna patlayıcı maddeler atıldı. Saldırıyı "Ermeni Soykırım Adalet Komandoları" üstlendi.

(6 Aralık) Cenevre Başkonsolosluğu'na patlayıcı madde atıldı. Saldırıyı "Ermeni Yeni Direniş Örgütü" üstlendi.

 (17 Aralık) THY Cenevre Bürosuna patlayıcı madde atıldı. Saldırıyı "Ermeni Gizli Kurtuluş Örgütü (ASALA)" üstlendi.
1979  (15 Nisan) Yunan Hükümeti, Atina'nın Nea Simirna meydanında "'Ermeni İntikam Anıtı"nın dikilmesine izin verdi.

(22 Ağustos) Cenevre Başkonsolosluğu'nda Konsolos Yardımcısı Niyazi Adalı'ya karşı suikast düzenlendi. Saldırıda 3 kişi yaralandı. Saldırıyı ASALA üstlendi.

(27 Ağustos) THY Frankfurt Bürosuna patlayıcı madde atıldı. Saldırıyı ASALA üstlendi.

(4 Ekim) THY Kopenhag Bürosuna patlayıcı madde atıldı. Saldırıyı ASALA üstlendi.

(12 Ekim) Lahey'de, Amsterdam Büyükelçisi Özdemir Benler'in oğlu Ahmet Benler katledildi.

(22 Aralık) Paris'te Turizm Müşaviri Yılmaz Çopan katledildi.
 
1980  (10 Ocak) ASALA, THY Tahran Bürosuna bombalı saldırıda bulundu.

(6 Şubat) Büyükelçi Doğan Türkmen, Bern'de saldırı sonucu yaralandı.

(10 Mart) Ermeni teröristler THY'nın Roma Bürosunu bombaladılar. Saldırıda 2 İtalyan hayatını kaybetti, 14 İtalyan da yaralandı.

(8 Nisan) ASALA, Sayda toplantısında, Kürtlerle Ermeniler arasında benzerlik olduğunu iddia ederek Kürtleri kan kardeşi olarak ilân etti.

(17 Nisan) Vatikan Büyükelçisi Vecdi Türel silahlı saldırıya uğradı. Koruma görevlisi Tahsin Güvenç yaralandı.

(19 Nisan) ASALA, Marsilya Türk Konsolosluğu'na roketatarlı saldırı düzenledi.

(31 Temmuz) Atina İdari Ateşemiz Galip Özmen ve kızı Neslihan Özmen acımasızca katledildi.

(5 Ağustos) Lyon'da, Ermeniler tarafından konsolosluğun basılması sonucu Kadir Atılgan, Ramazan Sefer, Kavas Bozdağ ve Hüseyin Toprak adlı vatandaşlar yaralandı.

(26 Eylül) Paris'te, Basın Ataşemiz Selçuk Bakkalbaşı silahlı saldırıya uğradı ve ağır yaralandı.

(10 Kasım) ASALA örgütü, Strasburg Türk Konsolosluğu'na bir saldırı düzenledi.

(17 Aralık) Sidney Başkonsolosu Şarık Arıkyan ile koruma polisi Engin Sever katledildi.
 
1981 (13 Ocak) Paris Büyükelçiliği Maliye Müşaviri Ahmet Erbeyli'nin arabasına bomba konuldu; Erbeyli ölümden döndü.

(4 Mart) Paris'te Çalışma Müşaviri Reşat Moralı ile din görevlisi Tecelli Arı şehit edildi.

(3 Nisan) Kopenhag'da, Çalışma Müşaviri Cavit Demir, evine giderken Ermeni teröristlerce kurşunlandı ve ağır şekilde yaralandı.

(9 Haziran) Cenevre'de, sözleşmeli sekreter olarak görev yapan Mehmet S. Yergüz katledildi. Olayı ASALA üstlendi.

(24 Eylül) Paris Başkonsolosluğu'nu basan Ermeniler, güvenlik görevlisi Cemal Özen'i acımasızca katlettiler.

(3 Ekim) Roma Büyükelçiliği 2. Katibi Gökberk Ergenekon, Ermeni teröristlerin silahlı saldırısına uğradı ve ağır yaralanarak saldırıdan kurtuldu.

(27 Kasım) Avrupa'da bulunan "Ermeni Öğrenciler Birliği" ile "'Kürt Öğrenci Derneği", Londra'da ortak bildiri yayınladılar.
 
1982  (28 Ocak) Los Angeles'da, Başkonsolos Kemal Arıkan, Harry Sasunyan ve Kirkor Saliba tarafından katledildi.

(8 Nisan) Ottowa Büyükelçiliği Ticari Müşaviri Kemalettin Kâni Güngör silahlı saldırı sonucu yaralandı.

(5 Mayıs) ABD'nin Boston Bölgesi Fahri Konsolosu Okan Gündüz katledildi.

(7 Haziran) Lizbon Büyükelçiliği İdari Ataşesi Erkut Akbay katledildi. Bu arada, Ottowa Büyükelçiliği Askeri Ataşesi Atilla Altıkat, Bulgaristan Burgaz Başkonsolosluğu İdari Ataşesi Bora Süelkan ve Lizbon Büyükelçiliği Maslahatgüzarı Yurtsev Mıhçıoğlu'nun eşi Cahide Mıhçıoğlu da silahlı saldırıya uğradılar. Türkiye'nin Kanada Büyükelçiliği görevinde bulunan Coşkun Kırca da, silahlı saldırıya uğradı.

(7 Ağustos) 3 Ermeni terörist, Ankara Esenboğa Havalanına silahlı, bombalı saldırı düzenlediler ve katliam yaptılar. Otomatik silahlarla ve bombalarla orada bulunanlara saldıran teröristler, 3'ü emniyet görevlisi olan toplam 9 kişiyi öldürdüler ve 78 kişiyi yaraladılar. Levon Ekmekçiyan isimli terörist yakalandı

. (10 Ağustos) Artin Penik adlı Ermeni, Esenboğa katliamından duyduğu üzüntüyü dile getirerek, kendini yakmak suretiyle Ermeni terörünü lânetledi.
 
1983 (29 Ocak) Levon Ekmekçiyan, 1982 yılı Esenboğa baskını nedeniyle Ankara'da idam edildi.

Harut Levonyan ve Rafi Elbekyan adlı iki Ermeni militan tarafından Türkiye'nin Yugoslavya Büyükelçisi'ne düzenlenen suikast sırasında, yoldan geçen bir Belgrad'lı öldü.

(15 Temmuz) ASALA mensubu teröristler, Paris Orly Havalimanı THY Bürosuna bombalı saldırı düzenledi. Olayda, 4'ü Fransız, 2'si Türk, 1'i ABD'li ve 1'i İsveç'li olmak üzere toplam 8 kişi hayatını kaybetti. 60 kişi de yaralandı.

(27 Temmuz) Türkiye'nin Lizbon Büyükelçiliği'ni basan 5 Ermeni ölü olarak ele geçirildi.
 
1985 (12 Mart) Ottowa Büyükelçiliği, silahlı, bombalı 3 Ermeni terörist tarafından basıldı. Kanada'lı koruma görevlilerinden biri vurulup öldürüldü. Büyükelçi Coşkun Kırca yaralı olarak kurtuldu. 
1991 (21 Ocak) Ermeniler, Hacılar kentine bombalı saldırı düzenledi. Saldırıda 3 Sovyet askeri ile 2 Azeri öldü. Ermeniler ayrıca, Azerbaycan'ın Sesi gazetesi muhabiri Savâtin Askerova'yı katletti.

(13 Nisan) Karabağ'da, Ermeniler ile Azeriler arasında çatışmalar çıktı. Azeri köyleri Ermeniler tarafından top ateşine tutuldu.

(23 Nisan) Suşa kasabasına bağlı Azeri köyleri, Ermeni köylerinden açılan top ve makineli tüfek ateşine maruz kaldı. Olayda 3 Azeri öldü, 3 ev yıkıldı, 3 ev de oturulamaz hale geldi.

(26 Nisan) Karabağ bölgesinde 4 Azeri güvenlik görevlisi öldürüldü. Olayı "Karabağ Savaşçıları" adlı Ermeni örgütü üstlendi.

 (23 Eylül) Ermenistan bağımsızlığını ilan etti.  (26 Aralık) Sovyetler Birliği dağıldı. 23 Eylül'de bağımsızlığını ilan eden Ermenistan fiilen ve hukuken bağımsız oldu. 
1996 Levon Ter-Petrosyan, ikinci defa Ermenistan Devlet Başkanı seçildi. 
1997  (20 Mart) Taşnaksutyun örgütü liderlerinden Robert Koçaryan, Ermenistan Başbakanı oldu.

(20 Aralık) Ermeniler, Surp Agop Hastanesi'nin 160. yıldönümünü yılbaşı şöleniyle birlikte kutladılar.

Türkiye Gazeteciler Cemiyeti, 1997 Sedat Simavi Ödülü'nü gazetecilik dalında Garbis Özatay'a verdi.
 
1998 Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, Jamanak gazetesinin 90. kuruluş yıldönümü vesilesiyle, gazetenin editörü Ara Koçunyan'ı Cumhurbaşkanlığı köşkünde kabul etti.

(Şubat) Ermenistan Devlet Başkanı Levon Ter-Petrosyan istifa etti. Böylece Robert Koçaryan'a liderlik yolu açıldı. Petrosyan, Karabağ'da barış istediği için aşırı milliyetçilerin tepkisini çekmişti.

(Şubat) Petrosyan'ın istifasını değerlendiren Azerbaycan Halk Cephesi Başkanı Elçibey, Koçaryan'ın geçmişte Rusları arkasına alarak Karabağ'da Azerbaycan'a karşı ayaklandığını bildirdi.

(30 Mart) Koçaryan, Ermenistan Devlet Başkanlığı'na seçildi.

(Temmuz) Bölücü örgüt PKK'nın başı Abdullah Öcalan, Ermenistan yönetiminden, örgüte özel köy tahsis edilmesini istedi.

(14 Ekim) Mesrob Mutafyan, Türkiye Ermenileri 84. Patriği seçildi.
http://groups.google.com/group/cihan-turk-olsun/web/ermeni-sorunu-kronoloji?hl=tr
--

Kalıcı Bağlantı Yorum (0)

28/11/2008 · Kategori: Tarih

E Postamdan İktibas: Tarihten Alacağımız Dersler Vardır-18

Milletin Sigorta Lambası
Tarihçi Reşat Ekrem Koçu'nun, Sultan Vahideddin'in kaderi ile ilgili oldukça orijinal bir değerlendirmesinde :
""Mazileri çok temiz olan ve memleketleri felaket girdabına düştükten sonra işbaşına geçen, ağır mesuliyetler yüklenen, yenik milletleri daha fazla çiğnetmemek için nefret edilen galip düşmanlara dostane el uzatmak durumunda kalan o kara bahtlı insanlar, milletlerin tarihlerinde sigorta lambalarına benzerler.
Kendilerinin yanması büyük tesislerin kurtulmasını temin eder diye yazdığını. .(104)
Biliyor muydunuz.?
İttihatçıların Akılsızlığı
Sultan II. Abdülhamid'in dahice bir politika güderek, her hangi bir isyan çıkartmalarını önlemek için Arabistan'ın Hicaz ileri gelenlerini, Şura-yı Devlet üyesi olarak İstanbul'da tuttuğunu. . .
Bunlardan Şerif Hüseyin'in, Mekke'ye emir olmak isteğini defaatla reddetmesine karşılık Ulu Hakan'ın tahttan indirilmesiyle birlikte İttihat ve Terakki yönetiminin, Şerif Hüseyin'in bu isteğini yerine getirerek onu emir olarak tayin ettiğini ve hemen ardından da Şerif'in Osmanlı'ya karsı isyan bayrağını açtığını... Çok sonraları İngiliz Başvekil Lloyd George'un Avam Kamarası'nda: ""Şerif Hüseyin Mekke emiri olduktan sonra kendisi ile Arap milliyetçiliği ve isyan konusunda anlaştık.
Bu isyana karşı ayda 40 bin altın vermiştik" dediğini ... (105)
Acı HatıraIar
İtalyanların Libyayı bizden koparmak için Avrupalı müttefikleriyle siyasi alanda anlaştıktan sonra, bize karşı açacakları savaşın (Trablusgarp Savaşı) masraflarını karşılayacak yeterli hazinelerinin olmadığını...
Buna karşılık Duyun-u Umumiye'ye başvurarak, bu savaşın masraflarını karşılamak için Anadolu'dan toplanan birikmiş paradan beş milyon altın lira çektiklerini ve bu bizim paramızla sağladıkları imkanlarla bizim toprağımız olan Libya'yı istilaya başladıklarını. . .(106)
Lavrens'in İtirafı
Arapları aldatarak Osmanlı Devleti aleyhine kışkırtıp isyana sevkeden İngiliz casusu Lavrence'in, yardımcıları Nuri Said, Faysal ve Şerif Hüseyin ile birlikte Şam'da Türkleri katlettikten sonra: "'Evet onları isyana ben kışkırtmıştım. Ama böylesine vahşice kan dökeceklerini hiç tahmin etmemiştim. Bazı mahalleleri gezerken silahsız Türk askerlerinin nasıl öldürüldüklerine bakamadım;tiksindim bu vahşetten..." diyerek itirafta bulunduğunu . . (107)
Vicdan Azabı
Mekke Emiri Şerif Hüseyin'in İngilizlerle anlaşarak Osmanlı'yı arkadan vurduğunu ve mükafat olarak da İngilizler tarafından Hicaz Krallığı'na getirildiğini..
Daha sonra Vehhabiler tarafından alaşağı edilerek İngilizlerin himayesinde Kıbrıs'a yerleştirildiğini ve hastalandığında da oğlu tarafından Amman'a getirildiğini...
Ve günün birinde adet vechile saray bandosunun bahçede konser verirken "İzmir Marşı"nı çalması üzerine, oğlunun babasının üzülmemesi için pencereleri kapattırmak isterken baba oldukça ibretli bir şekilde:
"Evlat, neden o pencereyi kapıyorsun? Ben velinimetine ihanet etmiş asi bir kulum, günahım büyüktür. Kral olacağımı düşündüm. Allah beni sürgünlüğe düşürdü. Hastayım diye kapatıyorsun. Bırak pencereyi aç, şu marşı dinleyeyim.
Duyduğum vicdan azabının şiddeti, o eski hatıraların canlanması ile büsbütün artsın; bu dünyada çektiğim ızdıraptan vicdan azabıyla büsbütün ağırlaşsın, ta ki Cenab-ı
Hakk. bu günahkar kulunu dünyada affederek, ahirette hesap gününde cezadan korusun"dediğini.. .(108)
"Milletimin Ocağı Yanıyor"
Sultan Vahdeddin Han'ın ikamet etmekte olduğu Yıldız Sarayı'nın, bir elektrik arızasından dolayı yanmaya başlaması üzerine, orada vazifeli bulunan bekçibaşının hüngür hüngür ağladığını ve bunun üzerine Sultan Vahdeddin in: "Benim milletimin ocağı yanıyor, ben onu düşünüyorum, kendi evim yanmış ne ehemmiyeti var' dediğini...(109)
"Ayağını Yüzüme Bas ki .
Yüzüm Allah Katında Şeref Kazansın"
Hintli Müslüman kardeşlerimizin, Osmanlı Devleti'nin Balkan Savaşı'nda yüzlerce şehit ve binlerce yaralı verdiklerinin haberini almaları üzerine, kilometrelerce ötedeki kardeşlerinin acılarını bir nebze olsun dindirebilmek için bir Kızılay heyeti teşkil ederek Türkiye'ye gönderdiklerini...
Bu heyetin savaş boyunca birçok din kardeşinin yaralarını sarıp başarılı hizmetlerden sonra 1913 Temmuz'unda Hindistan'a döndüğünü. . -
Kızılay heyetine Bombay'da büyük bir karşılama merasimi hazırlanıp, gemi limana yanaştığında o günkü Hintli Müslüman liderlerden Muhammed Ali Cevher' in, heyet başkanı Doktor Ensari'ye :
"Sen mücahit Osmanlı ordusuna hizmet edip geldin Ayağını Hindistan topraklarına basmadan bu benim yüzüme bas da, yüzüm Allah katında şeref kazansın" diyerek başını yere koyup yüzünü Dr. Ensari'nin ayakları altına uzattığını...(110)
 
 
Kaynak:
104-Mısıroğlu, Kadir'. Osmanoğulları'nın Dramı, Sebil Yay, İst?1990, s. 106
105-Bardakçı, İlhan; İmparatorluğa Veda, Hülbe Yay., İst/1985, s. 57
106-Bardakçı, İlhan; İmparatorluğa Veda, Hülbe Yay., İst/1985, s. 182
107-Bardakçı, İlhan; İmparatorluğa Veda, Hülbe Yay., İst/1985, s. 572
108-Kafkas, Mehmet; Geçmişi Bilmek, cilt 1, Nil Yay., İzmir/1993, sh. 81
109-Mısıroğlu, Kadir; Osmanoğulları'nın Dramı, Sebil Yay., İst/1990, s. 97
110-Refik,İbrahim; "Osmanlı'nın yetimleri", Sızıntı dergisi, Ekim/1993, Sayı:177,s. 401


--
"Bazen bir kuyuya benziyor hayat; kör, pis, zehirli bir kuyuya. Boğuluyorum, ölüme koşacak mecalim kalmıyor, kimseyi görmüyor gözüm. Sevdiklerim yabancılaşıyor. Kitaplar tuğla oluveriyor birden. Dostlarımın sesini tanımıyorum. Varlığım bir tele asılıyor. Bir kâbus bu, bir hastalık. Gözlerimi kaybettikten sonra bu kuyuya sık sık düştüm... İstediğini yapamamak, sakatlığımdan doğan bir aciz"

Cemil Meriç

Kalıcı Bağlantı Yorum (0)

29/4/2008 · Kategori: Tarih

İslâm’ın Avrupa’daki tarihi



Avrupa ile İslâm medeniyetleri, birbiri ile yakın ilişki içerisinde olmuş iki medeniyettir. Önce İber yarımadasında kurulmuş olan Endülüs Devleti, daha sonra Haçlı Seferleri ve Osmanlı’nın Balkanları fethi, Avrupa ve İslâm toplumları arasında düzenli bir etkileşime neden olmuştur. Ortaçağ karanlığı içine gömülmüş olan Avrupa’daki gelişme ve ilerleme hareketlerinin asıl öncüsünün İslâmiyet olduğu bugün pek çok tarihçi ve sosyolog tarafından da dile getirilmektedir. Tıp, astronomi, matematik gibi alanlarda Avrupa’nın oldukça geri olduğunun bilindiği dönemlerde Müslümanların engin bir bilgi hazinesine ve gelişmiş imkanlara sahip oldukları bilinmektedir.

Avrupalıların, İslâmiyet’in hayatlarında önemli bir yeri olacağının farkına vardıkları ilk olay Hz. Ömer’in Kudüs’ü fethidir. Bu gelişmeyle birlikte Avrupa, ilk defa İslâm’ın genişlediğinin ve kendi sınırlarına doğru ilerlediğinin farkına varmıştır. Bu fetihten dört yüzyıl sonra gerçekleştirilecek olan Haçlı Seferlerinin de ana gerekçelerinden birisi, Kudüs’ün Müslümanlardan geri alınabilmesidir. Bu amaçla yola çıkan Haçlılar, seferler sırasında çok önemli bir kazanç daha sağlamışlardır. Müslüman dünyasıyla kurulan bu temas, Avrupa’da yeni bir dönemi başlatacak olan ilk gelişmedir. Karanlık, savaş ve kavgalarla dolu, despotizmin hakim olduğu Avrupa, Müslüman dünyasında çok ilerlemiş bir medeniyet ile tanıştı. Müslümanlar tıp, astronomi, matematik gibi alanlarda olduğu kadar sosyal yaşamda da son derece medeni ve refah bir hayat sürmekteydiler. Bununla birlikte çoğulculuk, hoşgörü, uzlaşma, merhamet, fedakarlık gibi o dönemin Avrupası’nda pek rastlanmayan değerler tüm toplum tarafından dini sorumluluk duygusu ile yaşanan güzel ahlâk özellikleri idi.

Haçlı seferleri bir yandan devam ederken, Avrupa toplumları Müslümanlarla, Haçlı seferlerinin yapıldığı topraklardan çok daha yakın bir bölgede, kendi kıtalarının güneyinde birebir ilişki içindeydiler. İber yarımadasının Müslümanlar tarafından fethedilmesinin ardından bu topraklarda kurulan Endülüs devleti, 15. yüzyılın sonlarına kadar Avrupa üzerinde büyük bir kültürel etki yaptı. Endülüs devletinin Avrupa üzerindeki etkisini inceleyen pek çok tarihçi, sosyal yapısı ve ulaşmış olduğu medeniyet seviyesi Avrupa toplumlarının çok ilerisinde olan bu devletin, Avrupa medeniyetinin gelişiminde en önemli faktörlerden birisi olduğu konusunda hemfikirdir. Ünlü İspanyol tarihçi Blasco Ibanez, Müslümanların İspanya’da inşa ettiği bu medeniyeti şu sözlerle dile getirmektedir: İspanya’da yenilenme kuzeyden değil, Müslüman fatihler vasıtasıyla güneyden geldi. Bu gelişme bir fetih olmanın çok daha ötesinde bir medeniyet hamlesiydi. Bu sayede İspanya’da 8. ve 15. yüzyıllar arasında bütün Ortaçağ boyunca Avrupa’nın bilinen en zengin ve en parlak medeniyeti doğup gelişti. Bu dönemde kuzeydeki halklar din savaşları yüzünden parçalanmakta ve kana susamış vahşi (barbar) sürüler halinde hareket etmekte iken, Endülüs toplumu otuz milyonu aşmakta, o dönem için çok büyük olan bu nüfus yapısı içinde her ırk ve din grubu ahenk içinde hareket etmekte ve toplum çok canlı bir nabız atışı sergilemekteydi.

İngiliz tarihçi John W. Draper ise Endülüs Müslümanlarının sahip oldukları medeniyeti şöyle anlatır: 700 sene sonrasında bile Londra’da bir tek sokak lambası bulunmazken... Sonraki uzun asırlar boyu Paris’teki evinin eşiğinden yağmurlu bir günde sokağa adımını atan bir Parisli ayak bileklerine kadar çamura batarken, aydınlık ve temiz sokaklarıyla Endülüs kentleri pek ileri ve gelişmiş bir görünüm arz ediyordu.

1492 yılında Müslümanların elinde kalan son toprak olan Granada’nın (Gırnata) da kaybedilmesiyle Endülüs Devleti tamamen sona erdi. Ancak Avrupa bu defa da Balkanlar üzerinden gelen Müslümanlar ile karşı karşıyaydı. Osmanlı İmparatorluğu birbiri ardına gelen fetihlerle Balkanlarda ilerlemeye başlamış, bu arada Balkan halkları da gruplar halinde İslam’a dönmüşlerdi. Bu dönüş hiçbir zaman zorlama ve baskı yoluyla gerçekleştirilmemiş, Osmanlı’nın yaşattığı İslâm ahlâkı zaman içerisinde bu ahlâka şahit olanların kendi istekleriyle İslâmiyet’i tercih etmelerini sağlamıştır. Osmanlı, Kur’an ahlâkının gereği olan adalet, eşitlik, hoşgörü ve merhamet üzerine bina ettiği medeniyeti ile 400 yıl boyunca Balkanlar’da kalmıştır. Osmanlı’nın Balkanlar’da kurduğu medeniyetin izleri bugün dahi ayaktadır. (Bu eserlerin büyük kısmı Bosna savaşı sırasında Sırp ordu birlikleri ve milisleri tarafından tahrip edilmiştir, ancak bu tarihi gerçekleri değiştirmez). Osmanlı’nın, hoşgörü, uzlaşma ve çoğulculuk üzerine kurduğu bu medeniyet, İslâm’ı Avrupa’nın önemli bir parçası haline getirmiştir. Bugün de Avrupa Müslümanlarının oldukça büyük bölümü Balkanlar’da yaşamaktadır.
Gülay Pınarbaşı
www.gulaypinarbasi.com

Kalıcı Bağlantı Yorum (0)

22/4/2008 · Kategori: Tarih

DANONE NEDİR ? KİMDİR ?

DANONE  NEDİR ?

DANONE  KİMDİR ?

DANONE  NASIL OLUŞMUŞTUR ?

 

image00114.jpg

 

 

 

 

1900′lerin başında Yahudi bir aileye yoğurt satan Türk mandıracı, bir imparatorluğun esin kaynağı oldu.

 

( …… )

 

O dönemde 80 bin Yahudi ve 20 bin kadar Sabetaycı'nın yaşadığı Selanik'te Karasu'lar önde gelen ailelerden biriydi. Emanuel Efendi'nin hukuk okuduğu yıllarda amcasının oğlu İzak Karasu tıp öğrenimini tercih etti. Muayenehane açtı. Evlendi. Bir oğlu oldu. Adını Daniel koydu. Sonra iki de kızı dünyaya gelecekti. Balkan Savaşları'nda Selanik düşünce, yani Yunanistan tarafından işgal edilince, Yahudi toplulukta büyük bir panik patlak verdi. Çoğu Avrupa yollarına düştü. (Kalanlar 30 yıl sonra, Hitler orduları Yunanistan'ı işgal edince toplama kamplarına gönderilecekti.) Yunanlılar'ın Selanik'e girmelerinden kısa bir süre sonra İzak Karasu, eşi ve oğluyla birlikte İspanya'ya göç etti. Tam 420 yıl sonra, kovuldukları topraklara geri dönüyorlardı. İlginç ayrıntı; İspanya 1492′de Yahudiler'i topluca sürmüş ama vatandaşlıktan çıkarmamıştı. Karasu ailesi Barselona'ya yerleşti. Yıl: 1912. Önce adını Latin alfabesine uyarladı. İzak oldu Isaac, Karasu ise Carasso. Sonra bir muayenehane açtı. Çok az hastası vardı, ailesini geçindirmek için zeytinyağı ticaretine de girişti. Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra Avrupa'da müthiş bir yoksulluk dönemi başladı. İspanya da bundan nasibini aldı. En çok ilaç sıkıntısı çekiliyordu. Tam da o günlerde Barselona'da çocuklar arasında salgın halinde bağırsak hastalıkları patlak vermesin mi! Gözleri yaşlı anne-babalar kucaklarında bir deri bir kemiğe dönmüş yavrularıyla diğer doktorlar gibi Isaac Karasu'nun da muayenehanesine dayanıyor, "Kurtar çocuğumuzu" diye yalvarıyorlardı. Ama diğer doktorlar gibi Carasso'nun elinden de pek bir şey gelmiyordu. Gözünün önünde ölüp giden çocukların acısıyla uykusunun kaçtığı gecelerin birinde, bir ses yankılandı belleğinde: "Yoğurtçu geldi. Kaymaklı yoğurtlarım var." İrkildi. Selanik'te gün aşırı evlerine bir tepsi kaymaklı yoğurt bırakan Türk satıcının sesiydi bu. Ve "Eureka" çığlıklarıyla hamamdan dışarı koşan Arşimed gibi yataktan fırladı. "Tabii ya" dedi, "Tabii ya." Selanik'te bağırsak hastalıklarının tedavisinde yoğurt kullanıldığını anımsamıştı. Günde üç öğün birer kase yoğurt yediriyorlardı hastaya ve birkaç günde sağlığına kavuşuyordu. Yoğurdun nasıl yapıldığını biliyordu. Hemen ertesi gün, evinin bodrumunu hazırlamaya koyuldu. Orası artık mandıraydı. Birkaç çiftlikten topladığı sütle yoğurt imalatına girişti. Yıl:1919.

 

 

image0023.jpg

 

İLAÇ YERİNE YOĞURT

 

Ancak bir sorun vardı. Avrupa'da yoğurt bilinmiyordu. Evet, 1500′lerin ortalarına doğru Kanuni Sultan Süleyman bağırsak enfeksiyonuna yakalanan dostu Fransa Kralı I. François'ya bir yoğurtçu göndermişti. Ne var ki, kral iyileşince yoğurtçu sırlarıyla birlikte İstanbul'a dönmüştü. Kayıtlarda öyle yazıyordu. Isaac Carasso, ürettiği şeyin Balkanlar'da ve Anadolu'da yaygın bir tüketim maddesi olduğunu nasıl anlatabilirdi? Çareyi yoğurdunu ilaç olarak kabul ettirmekte buldu. Ve Carasso'nun yoğurdu eczanelerde satılmaya başladı! Hasta çocuklarda etkisi çok çabuk ortaya çıktı.

 

Doktor meslektaşları ona bir tavsiyede bulundular:

Paris'teki Pasteur Enstitüsü'nden fermante edilmiş laktik getirtirse, yoğurdun ömrünü uzatabilirdi. Sözlerini dinledi. Böylece pastörize yoğurt doğacaktı.

Ama Isaac Carasso bu buluşun önemini pek kavrayamayacaktı. "İlaç" tutunca, Isaac özel ambalajlar yapmayı akıl etti. Kapakları porselen cam kaseler. Sıra artık ilaca patent almaya gelmişti. Onun için de bir ad koymaya. Bir ışık çaktı; neden oğlunun adı olmasın? Yani minik Daniel'in? Yaşadıkları Barselona'nın yaygın dili Katalanca'da küçük Daniel'in ya da "Daniel'cik"in karşılığı çok hoştu doğrusu: "Danon!" Ancak bu özel ad olduğu ve marka namıyla tescil edemeyeceği için sonuna bir "e" ekledi. Hoşgeldin "Danone" yoğurtları! Yoğurtçuluk çok kısa sürede Isaac'ın asıl mesleği haline gelince oğlunu, Daniel'i onun "tahsili" ni yapmaya gönderdi Fransa'ya: Marsilya'da ticaret lisesinde okuttu. İşin pazarlama, satış, muhasebe bölümünü bilimsel olarak öğrenmesi için. Ardından Paris'te Pasteur Enstitüsü'nde bakteriyoloji stajı yaptırdı. İşin üretim aşamasına hakim olabilmesi için. Daniel öğreniminden sonra Fransa'da kaldı, çünkü babası, Isaac Carasso dünyadan göçmüştü. 6 Şubat 1929′da, Paris'te 18′inci bölgedeki bir dükkanda "Danone Yoğurtları Paris Şirketi" kapılarını açtı. Danone imparatorluğu işte böyle doğdu. Bugün öyle bir imparatorluk ki o, 5 kıtada at koşturuyor. Cirosu 15 milyar euro'nun üstünde. 100 bin kişi çalıştırıyor.

 

- Sütlü ürünlerde dünya birincisi: 18 ülkede (Türkiye dahil) 48 fabrikası var.

- Şişe suyunda dünya ikincisi: 13 ülkede (Türkiye dahil) 97 fabrikası var. - Bisküvi ve tahıllı kahvaltı ürünlerinde dünya ikincisi: 21 ülkede 53 fabrikası var.

İmparatorluğa -babasının sayesinde- adını verilen Daniel Carasso, Daniel'cik, Danone hala hayatta. 99 yaşında. Barselona'da yaşıyor. Uzun yaşamasının sırrı mı? Herhalde söylemeye gerek yok; her gün birkaç kase yoğurt!

 

Ve Daniel'in kulaklarında -babasının anlattığı- Selanikli yoğurtçunun evlerinin kapısını çalarken seslenişi yankılanıyor:

 

"Yoğurtçu geldi. Kaymaklı yoğurtlarım var…"

 

KAYNAK :

 

http://arsiv.sabah.com.tr/2005/06/26/cp/gnc101-20050619-102.html

Kalıcı Bağlantı Yorum (0)

1/4/2008 · Kategori: Tarih

Tarihten Gelen Sözler

tarihten.gif (16283 bytes)

gul3.gif (4052 bytes)
Geçmişler geleceğe,
suyun suya
benzemesinden daha çok benzer.
İbn Haldun
gul3.gif (4052 bytes)
Benim için
yatağımda ölmekle
savaş meydanında ölmek arasında hiçbir fark yoktur...
Çünkü ben Rabbimle buluşmaya gidiyorum.
Abdülkadir Udeh
gul3.gif (4052 bytes)
ya olduğun gibi görün,
ya da göründüğün gibi ol.
Mevlânâ
gul3.gif (4052 bytes)
İslâm'ı konuşmak
bir inanç ve kültür olayını konuşmak demek. değildir.
İslâm'ı konuşmak
bir varoluş davasını konuşmaktır.
A. Müftüoğlu
gul3.gif (4052 bytes)
Ev işlerimizde, şehirde,
okulda, pazarda, işyerinde, parlementoda, hükümette,
mahkemede, sivil idarede, askeriyede, poliste, savaş alanında ve barış görüşmelerinde Allah'a ve O'nun rehberliğine ihtiyaç<******>
duymayacaksak
bunlara başka
nerede ihtiyacımız olacak?
Hayatımızın
hiçbir alanında bize rehberlik etmeyecek, hiçbir meselede emirle
uygulamayacak, akla ve mantığa uygun düşmeyecek,
Hoş saçma bir Allah'a neden inanalım ve ibadet edelim?
Mevdûdi
gul3.gif (4052 bytes)
En uzun yolculuklara bile,
ufak bir adımla başlanır.
İnsan,
gerçekten ağlamadığı müddetçe
bir ruha sahip mi, değil mi bilinmez.
M. De Unamuno
İnsan,
meyvanın çekirdeğini taşıması gibi ölümü
kendi içinde taşımaktadır.
Rilke
gul3.gif (4052 bytes)
Aşağıda olan, düşmekten korkmaz.
Yanlış, iktidarı artmakla
hiçbir zaman
doğru hale belemez.
Tagore
gul3.gif (4052 bytes)
Yenilenlerin tarihini yenenler yazmıştır.
Bertolt Brecht
gul3.gif (4052 bytes)
zalimler için yaşasın cehennem.
Said Nursî
gul3.gif (4052 bytes)
Herkes herkese
bir lokma birşey verebilir ama
boğaz bağışlamak, ancak Allah'ın işidir.
<******>
Mevlânâ
gul3.gif (4052 bytes)
Devlet,
soğukkanlı canavarların en soğukkanlısıdır:
Kılı kıpırdamadan yalan söyler ve ağzından
düşürmediği yalan da şudur:
"Ben, Devletim, halkın kendisiyim."
F. Nietzsche
gul3.gif (4052 bytes)
Hiç bir şeye gülmeyenden, bir de
her şeye gülenden sakının.
Kanunlar doğru oldukları için değil, kanun oldukları için
yürürlükte kalırlar.
Montaigne
gul3.gif (4052 bytes)
Muzzeffer olduğu zaman kendini de yenen,
iki kere gâlip demektir.
Pubfhus Syrus
gul3.gif (4052 bytes)
Tanrının büyük kudreti,
hafifçe esen rüzgardadır, fırtınada değil.
Tagore
gul2.gif (4560 bytes)
Karısına
haksızlık yapan baba, çocuğunu kaybetmiş demektir.
gul2.gif (4560 bytes)
Aptallarla tartışmayın. Görenler<******>
aranızdaki farkı anlamayabilirler.
gul2.gif (4560 bytes)

Söz uçar, yazı kalır.
En basit şey insanın kendisini aldatmasıdır;
çünkü insan
istediği şeyin genellikle gerçek olduğuna inanır.
Demestan
gul2.gif (4560 bytes)
Büyümek için büyümek
bir kanser hücresinin ideolojisidir.
E. Abbey
gul2.gif (4560 bytes)
Erdem, çıkarların çarpıştığı
yerde meydana çıkar.
M. Morgan
gul2.gif (4560 bytes)
İyiliğin ilmine sahip olmayana
bütün diğer ilimler zarar verir.
Montaigne
gul2.gif (4560 bytes)
Despot bir yönetimde
yurt sevgisi söz konusu olamaz hiç.
Onun yerini çıkar, ün,
baştakine yaranmak duygusu alır.
Nasıl ki bir yaprak, ancak bütün ağacın
sessiz bilgisi ve isteği olmadan sararamazsa, suç işleyen de topunuzun
gizli isteği olmadan o suçu işleyemez.
<******>Halil Cibran
gul2.gif (4560 bytes)
Kadeh içinde,
denizde boğulanlardan çok daha fazla
insan boğulmuştur.
Ümidini kaybetmiş olanın
başka kaybedeceği kalmaz.
Boise
gul2.gif (4560 bytes)
Zekasız kuvvet yıkabilir,
fakat yapamaz.
Cenap Şahabettin
gul2.gif (4560 bytes)
Affetmek ve unutmak
Halil Cibran'ın
"Hak Erenler" kitabındaki veli, sonsûz yolculuğa yelken açmadan hemen önce halkını geniş bir meydanda toplayarak, gerçekleri son bir kez hepsinin huzurunda dile getirir. Halkla arasında nefis bir diyalog kurulur. Halktan biri öne çıkarak "bize" der "sevgiden söz et" ve başlar veli söz tespihine gerçekleri inci gibi dizmeye. Bir diğeri "bize evlilikten söz et" der. Bunu "alışveriş hakkında ne dersin?" diyen biri izler. Çocuklardan, eğitimden, çiftçilikten, vermekten, adalet ve daha günlük hayatın türlü sorunlarından söz edilir.
Konuşmasının sonuna doğru biri "Bize dinden bahset" deyince veli şaşırarak "Ben size deminden beri dinden başka neden söz ettim ki" der ve devam eder. "Siz zamanınızı, bunlar Tanrı'nın saatleridir, bunlar bizim saatlerimizdir diye ayırabilir misiniz?" Öyleyse din, yaşadığımız hayat ve tüm davranışlarımızdır.
Her an Tanrı huzurunda olduğunun bilincinde, öylesine titiz, doğruyu gözeterek temiz bir hayat yaşamaktan daha güzel bir din olur mu?<******>
iyi insanların intikamıdır.
Schiller
gul2.gif (4560 bytes)
Cevizin kabuğunu kırıp özüne inemeyen,
cevizin hepsini kabuk zanneder.
İmam Gazali
gul2.gif (4560 bytes)
Ümityar olunuz,
şu istikbal inkılapları içersinde en yüksek sada
İslam'ın sadası olacaktır.
Said Nur-si
gul2.gif (4560 bytes)
Nasıl bir hayat yaşıyorsanız, öyle ölürsünüz.
Nasıl öldüyseniz,
öyle de dirilirsiniz.
Hz. Muhammed (s.a.v.)
gul2.gif (4560 bytes)
Atalarının dindarlığı ile kurtulacağını zannedenler;
babalarının yemesiyle kendi karınlarının doyacağını,
onların içmesiyle susuzluklarının gideceğini,
onların okumasıyla bilgili olacağını sananlara benzerler.
İmam Gazali
gul2.gif (4560 bytes)
Uzak mesafelere ulaşmak, yakın mesafeleri<******>
aşmakla mümkündür.
İmam Gazali
gul2.gif (4560 bytes)
En iyi nasihat; iyi örnek olmaktır.
Malcolm X
gul2.gif (4560 bytes)
Tarihte her hareket,
hep bir kişinin
ayağa kalkmasıyla başlar.
Sezai Karakoç

gul3.gif (4052 bytes)
Bir sımn
ucunu veren
tamamını elde tutamaz.
Richter
gul3.gif (4052 bytes)
Fakir insan
malı az olan değil,
arzusu çok olandır.
Seneca
gul3.gif (4052 bytes)
Hekimlerin yaptığı en büyük hata, ruhu düşürmeden
yalnız bedeni
tedâviye teşebbüs etmeleridir.
Eflatun
gul3.gif (4052 bytes)
Herkes dünyanın<******>
nizama girmesini ister,
fakat gayreti başkasından bekler.
Tardiezi
gul3.gif (4052 bytes)
Beşer aklı
dünyanın en tehlikeli
vebasıdır.
Calvin
gul3.gif (4052 bytes)
Okunu hedeften öteye atan okçu,
okunu hedefe ulaştıramayandan
daha başarılı sayılmaz.
İnsanın gözü
karanlıkta da iyi görmez, fazla ışıkta da.
Montaıgne
gul3.gif (4052 bytes)
Kendine dost olan
herkese de dosttur.
Seneca
gul3.gif (4052 bytes)
Bütün acılar azalır; yeter ki
ekmeğin olsun. Cervantes
Hiç bir zafere
çiçekli yollardan gidilmez.
La Fontaine
gul3.gif (4052 bytes)
sevgili Hildita, Aleidita, Camilo ve Ernesto: Bu mühürlü mektubu bir gün açıp okuduğunuz zaman, ben belki de edebiyyen yanınızda olmayacağını.
İnançları için yaşamını mazlum bir halka adayan babanız, yurt sevgisini ve inanç soyluluğunu size armağan olarak bıraktı.
Büyüdüğünüz dönemlerde, beni anımsadığınız zaman, feragata adanmış ve sevbiyle dolu fertler olmayı daima amaç seçin.
Devrimciliğe ve haysiyet duygusuna bağlı kalmak öz ülkünüz olsun.<******>
Yalnız kendi yurdunuz insanlarına değil, dünyanın neresinde olursa olsun tüm insanlara sevgi besleyin.
Adaletsizliğe uğrayanlara, ezilenlere, yüreğinizin en derininden gelen duygularla yakınlık duyun.
Hepinize elveda yavrularım. Babanız: Che.
Ernesto Che Gıcevnra
gul3.gif (4052 bytes)
Büyük ve üstün insan
daima memnun ve rahattır. Küçük insan ise
daima üzüntü ve telaş içindedir.
Konfüçyüs
gul3.gif (4052 bytes)
Tatlı suyun başı kalabalık olur.
Beyaz adamlarca enayi yerine kondum.
Ama bunun nedeni
beyazların öğüdüne uymamdır. Shunka Wiutko (Enayi Köpek)Bize yutturulmak istenen;
resmi güçlerce okullarda yutturulmak istenen Batı gerçekleri, hayâsız Batı soygununu
ört-bas etmek için tertiplenmiş kapitalist burjuva gerçekleridir.
Benim davetim şudur:
Gelin dünyanın her yerine yayılmış olan Kemâl Tahir zulme ve kargaşaya son verelim.
Batı bilimi, İnsanın insana tahakkümünü kökünden
dünyayı daha iyi anlamamıza ya da
daha iyi yaşamamıza
imkân sağladığı için değil de daha iyi
silâhlar ürettiği için kabul edildi. Bu bilimin altında,
maddeci ve saldırgan bir uygarlık yatıyor."
Paul K. Peyerabeno.
gul3.gif (4052 bytes)
kazıyalım. Beşeriyetin gerçek yerini tekrar alacağı, insanların şerefle,
özgürce, adalet ve kardeşlik içinde yaşayabileceği Kur'an-ı Kerim'in gösterdiği çizgi üzerinde,<******>
yeni bir dünya kuralım.
Mevdûdi
gul2.gif (4560 bytes)
Eğrinin gölgesi de eğridir.
Hz. Ali
gul2.gif (4560 bytes)
Dünle beraber gitti cancağızım. Ne kadar söz varsa düne ait. Şimdi yeni şeyler söylemek lazım.
Mevlana
gul2.gif (4560 bytes)
Tuhaf şey1
Yabancı girmesin diye
evlerinin kapılarını kilitliyorlar; Sonra da...
Televizyonlarını açıyorlar.
gul2.gif (4560 bytes)

Tarih değil,
hatalar tekerrür ediyor.
Abdülhamid Han
gul2.gif (4560 bytes)
Geçmişin tehlikelerinden biri
esir olmaktı, geleceğin ki,
robot olmaktır.
E. From
gul2.gif (4560 bytes)
Allah,
dinini düzelten kişinin dünyasını da düzeltir.
Hz. Ali
<******>gul2.gif (4560 bytes)
Batı, tarihin en büyük günahıdır.
R. Garaudy
gul2.gif (4560 bytes)
Ey müslümanlar,
sizin en hayırlınız olmadığım halde, sizi idare etmek üzere seçildim.
İyilik yaparsam bana yardım ediniz;
kötülük yaparsam, beni doğrultunuz.
Doğruluk, emanet;
yalancılık da hıyanettir.
Sizin yanınızda zayıf olanlar, haklarını alıncaya kadar benim yanımda güçlüdürler,
Yanınızdaki güçlüler de, onlar üzerindeki hakları alıncaya kadar yanımda güçsüzdürler.
Hangi İslam toplumu Allah yolunda cihadı terkederse, Allah ona zillet ve aşağılık verir.
Hangi müslüman toplum arasında fuhuş yayılırsa, Allah onlara vereceği bela ve cezayı umumileştirir.
Allah'a ve Resulü'ne itaat ettiğim müddetçe, bana itaat edin!
Şayet ben, Allah'a ve Resulü'ne isyan edersem, artık bana itaat yoktur.
Hz. Ebubekir (r.a)
gul2.gif (4560 bytes)
Ümmetim adına
en çok korktuğum şey, göbek iriliği,
uyku düşkünlüğü
ve tembelliktir. Hz. Muhammed (SAV)
Ölümden niye korkacağım ki?
Ben varken o yoktur,
o gelince de ben olmayacağım. Montaigue
Allah'a, emrine teslim olmakla
yaklaşılabilir. Düşünmekle, hayal ile değil.
İmam Rabbani
gul2.gif (4560 bytes)
İslâm, bizden, ne tamamen ruhanileşerek
melek olmamızı istemekte, ne de tamamen maddileşerek şeytanlaşmamızı. Çünkü<******>
bu ikisinden yeteri kadarını Allah
zaten yaratmıştır.
Muhammed Hamidullah
gul2.gif (4560 bytes)
Öldürmek istediğiniz
kuduz bir köpek dahi olsa
ona işkence yapmayınız.
Hz. Muhammed (S.A.V.)
gul2.gif (4560 bytes)
Önemli olan,
'' bir adamın
imanı hakkında
neler söylediği değil, aksine;
bu imanın o adamı , ne yaptığı,
ne hale getirdiğidir. ...
Roger Garaudy
gul2.gif (4560 bytes)
Kaynaklara dönüş demek, 'kuru ayin ve ibadetlere ' dönüş demek değildir.
Aksine,
hem manevi hayatın,
hem de kurtarıcı eylemin (amelin) mayasını oluşturan canlılığa, yani
İslâm'ın doğuş yıllarının kusursuz canlılığına dönmektir. İşte ancak
o zaman İslâm tekrar şahlanacaktır.
Roger Garaudy
gul2.gif (4560 bytes)
Hz. Adem (a.s.)'la başlayan İslâm tarihi, yani insanlık tarihi, onun oğulları Habil ve Kabil zamanında iki kutba ayrılmış ve bu iki kutup günümüze kadar gelmiş, kıyamete kadar da sürecektir.
Bu iki kutup, hakk ile batıl kutublarıdır. Habil kutbunda olanlar, daima hakk'ı yani Allah davasını;
Kabil kutbunda olanlar da daima Tağut'u veya Allah düşmanlığını savunmuşlardır. Allah davasını savunanlar daima tebliğ, Tağut davasını güdenler de daima bu tebliğ edenlere işkence yapmışlardır.<******>
İ. Süreyya Sırma
gul5.gif (4052 bytes)
Öğrenmek pahalıdır;
ama cehalet çok daha pahalıdır.
Henry Clausen
Hayat, inanmak
ve mücadele etmektir.
Hz. Hüseyin
gul5.gif (4052 bytes)




Kalıcı Bağlantı Yorum (0)

30/3/2008 · Kategori: Tarih

Çanakkale ve Akif nasıl unutturuldu?

İnsan hafızası boşluk kabul etmez. Geçmişindeki bütün kayıtları, bugünü veri alarak sürekli yeniden gözden geçirir, tekrar hizaya sokar, kimisini eler, kimisini de öne çıkarır. Toplumların hatırlama mekanizmaları da biraz buna benzer.

Toplumlar da başlarından geçmiş olayları içinde yaşadıkları günün “dikiz aynası”nda belirdiği kadarıyla hatırlarlar, yoksa kimsesizler mezarlığına defnederler.

Bugün 18 Mart’ı hatırlayan vardır da, 16 Mart’ı hatırlayan, anan var mıdır? İyi ama 16 Mart İstanbul’un işgal günüdür ve o gün İngilizler Şehzadebaşı Karakolu’nu basarak masum askerlerimizi hunharca şehit etmişlerdir. Tarihimizin bu hakikaten acı günü, 1960’lara kadar özellikle İstanbul’da anılır, 16 Mart şehitlerini yeni nesillerin unutmaması için adeta çırpınılırdı. Ne yazık ki, unutulup gittiler. Allah’tan ki, 18 Mart genel olarak “Şehitleri Anma Günü” ilan edildi de, unutulan kim varsa o gün hatırlayabiliyoruz.

Sonra şu var: Biz son yıllarda yapılan yoğun etkinlikler, programlar ve yayınlar sayesinde zannediyoruz ki, 18 Mart 1915’ten itibaren Çanakkale zaferine sahip çıkılmış, gençliğe atalarının bu vatan uğruna katlandıkları fedakârlıklar olanca görkemiyle anlatılmış ve aktarılmıştır.

Bu kanaatteyseniz fena halde yanıldığınızı söylemek zorundayım. Zira Çanakkale, Enver Paşa’nın -ne yalan söylemeli, biraz da cephelerden gelen yenilgi haberlerinin üstünü kapatmak için- Çanakkale’yi yeniden gündeme getirme gayretlerinden sonra uzun bir unutulmuşluk devresine girildi. Atatürk, bilinen ilk resmi Çanakkale ziyareti sırasında (1928) bir şehitlik yapılması emrini vermiştir. Ancak bu “emir” de, bürokrasinin örümcek ağına takılmış, yıllar yılı savsaklanmıştır.

Cumhurbaşkanı sıfatıyla Atatürk’ün Çanakkale Savaşı hakkındaki bilinen ilk resmi demeci, 1934 yılına rastlar. Bu konuşma da, aynı yıl, Anzakların Çanakkale’yi ziyaretinin hemen ardından yapılmıştır ve ilginçtir, Anzakları kucaklayan bir mesajdır. Törenlerde okuması için dönemin İçişleri Bakanı Şükrü Kaya’ya verilen bu metni hatırlayalım mı?:

“Bu memleketin toprakları üzerinde kanlarını döken kahramanlar! Burada dost bir vatanın toprağındasınız. Huzur ve sükûn içinde uyuyunuz. Sizler, Mehmetçiklerle yan yana, koyun koyunasınız. Uzak diyarlardan evlatlarını harbe gönderen analar! Gözyaşlarınızı dindiriniz. Evlatlarınız bizim bağrımızdadır. Huzur içindedirler ve huzur içinde rahat uyuyacaklardır. Onlar, bu toprakta canlarını verdikten sonra artık bizim de evlatlarımız olmuşlardır.”

30 Nisan 1934’te Avustralya’da çıkan “Melbourne” gazetesinde yayınlanan yazılı açıklaması ise şöyledir: “Gelibolu Yarımadası’na yapılan çıkarma hareketi ve muharebeler, burada kanlarını dökenlerin kahramanlığını bütün dünyaya kanıtlamıştır. Bu savaşa katılan milletler için bu savaşın sebep olduğu kayıplar ne kadar yürekler acısıdır.”

İşte Çanakkale zaferi ilk kez o yıl bildiğimize yakın bir şekilde kutlanmıştır. Daha önce de bazı törenler yapılmaktaydı elbette ama bunlar genellikle resmi zevatın katıldığı ve kuru nutuklarla geçiştirilen ruhsuz törenlerdi. O kadar kuruydu ki, yetkililer lüks bir vapurun yumuşak koltuklarına kurulur, Çanakkale önlerinde demirleyen vapurun içinde, karaya adımlarını atmaksızın gazetecilere demeçler verir ve sonra kaptana ‘Çek evladım İstanbul’a’ diyerek geriye dönerlerdi. Tabii basın da bu açıklamayı kısa ve kuru bir haber şeklinde mütevazı bir köşecikte aktarırdı. O kadar.

Düşünün, Çanakkale şehitlerine bir anıt inşası için ciddi bir adım atılması bile Menderes dönemine rastlar. 1933’te Nihal Atsız, Fethi Tevetoğlu, Nejdet Sançar ve Tevfik İleri gibi milliyetçi gençlerin gayretleriyle başlayan ve tam 9 gün süren sivil Çanakkale gezisi, basın tarafından rahatsızlık verici bir ‘olay’ haline getirilmişti. Hatta gençlerin aralarında para toplamak suretiyle bir Çanakkale şehitleri anıtı yapılması girişiminde bulunmaları karşısında zamanın CHP Genel Sekreteri Recep Peker, “Bu işin sonu kötü olur” tehdidinde bulunmuştur.

Neden acaba?

Anladınız tabii, o zamanlar Çanakkale henüz İngiliz birlikleri Çanakkale’de bulunuyordu ve İngilizlerin bulunduğu bölgeler tel örgüyle çevriliydi. İzinsiz içeriye girilemezdi. Bu durum, 1936’da imzalanan Montrö Antlaşması’na kadar devam etti ve Türk askeri ilk defa Çanakkale Boğazı’na o yılın Temmuz ayında girebildi.

Peki İngiliz işgali altında bulunan savaş bölgesinde bir şehitler anıtı yapımı kimi kızdırırdı öncelikle? İngilizleri tabii ki. Sonradan Başbakanlık koltuğuna da oturacak olan Recep Peker de İngilizleri kızdırmak istemiyordu. Ağzından çıkan “Bu işin sonu kötü olur” sözünün asıl anlamı, “Türkiye’nin başını belaya sokacaksınız çocuklar” değil midir?

Sade Çanakkale’ye mi yönelikti unutkanlığımız? Ne gezer! Keşke öyle olsaydı.

Bildiğiniz gibi bu yıl hükümet, İstiklal Marşı’nın kabul ediliş tarihi olan 12 Mart’ı aynı zamanda kanunla “Akif günü” ilan etti. Lakin bu bizi yanıltmasın: Mehmed Akif resmi unutkanlıktan nasibini, 40’ı çıkana(!) kadar fazlasıyla tatmıştı, yani Akif, günümüzden 30 küsur yıl önceye kadar ölüm yıldönümlerinde resmen hatırlanmaz ve anılmazdı. Halk sahip çıkıyor, devlet unutuyordu. İlginçtir, sonunda halkın dediği oldu.

İşte Kültür Bakanlığı tarafından çıkarılan, yani resmi bir yayın olan “Millî Kültür” dergisinden bir haber (Sayı: 2, Şubat 1977, s. 80.):

“İstiklal Marşı’mızın yazarı, millî şair Mehmed Âkif Ersoy, ebediyete intikalinden 40 yıl sonra, ilk defa devlet eliyle anıldı. (…) Rıfkı Danışman, milli şairimize devletin de kadir-şinaslığını belgeleyen ilk Kültür Bakanı oluyordu.”

Belirtelim ki, Mehmed Akif’in bu ilk resmi anılışı, 29 Aralık 1976 gününe rastlar.

Şaşırdınız, biliyorum ama tarihin ambarı, doğru sandığımız izlenimlerle ve hafızamızın bugünü geçmişe de yayma ve yansıtma arzusundan, daha doğrusu alışkanlığından doğan çuval çuval yanılsamalarla doludur.

Mustafa Armağan-Zaman Pazar

Kalıcı Bağlantı Yorum (0)

« Önceki :: Sonraki »