21/5/2008 · Kategori: egitim

Gençlere sorumluluğumuz iyi eğitim

Gençlere sorumluluğumuz iyi eğitim


Birleşmiş Milletler’in mart ayında açıkladığı rapor, Gençlik ve Spor Bayramı nedeniyle yeniden gündeme geldi. İyi ki geldi çünkü bu raporda, gençlere olan büyük sorumluluklarımız da kendiliğinden ortaya çıkıyor.
Özetle; mevcut siyasi tartışmaları bir yana bırakıp, ülkesini seven herkesin eğitime ağırlık vermesi gerekiyor.
2007 nüfus sayımına göre, Türkiye’de 15-24 yaşları arasında 12 milyonu aşkın genç yaşıyor, yani toplam nüfusun yüzde 17.6’sı.
Raporun konusunu oluşturan 15-24 yaş grubundaki gençlik, çok büyük zorluklar ve sorunlarla karşı karşıya.  Halen gençlerin işsizlik oranı yüzde 17-18 civarında, yani ülkedeki genel işsizlik oranının iki katı.
Gençlerin yaklaşık yüzde 40’ı, bir başka deyişle yaklaşık 5 milyon kişi "atıl" durumda; ne çalışıyor ne okula gidiyor…
Türkiye’nin önünde, bugünün genç kuşağını gelecek mücadelelere hazırlamak için 15 yıllık bir fırsat penceresi var.
15 yıl sonra, Türkiye nüfusunun yaklaşık yüzde 70’i çalışma çağında olacak ve azalan bir hızla da olsa, ülkenin çalışma çağındaki nüfusu 2040 yılına kadar artmaya devam edecek…
Bir an önce eğitime, hep birlikte odaklanmamız gerekiyor çünkü gecikilirse sonu felaket... Eğer mesleki eğitim başta olmak üzere, nitelikli insangücü yetiştirecek kapsamlı sistemi bir an önce kuramazsak, bu sistem böyle devam ederse, çocuklarımıza en büyük kötülüklerden birini yapmış olacağız.
BM’nin Gençlik raporuna göre, mesleki ve teknik okullar ile özel sektördeki sanayi ve hizmet kuruluşları arasında karşılıklı etkileşim ve işbirliği sağlayarak, etkin bir yönlendirme sistemi benimsenmesi gerekiyor…
(ERDAL SAĞLAM / HÜRRİYET)

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

21/5/2008 · Kategori: egitim

‘İlmi bıraktık, fetih ruhunu unuttuk’

‘İlmi bıraktık, fetih ruhunu unuttuk’
Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi İslam Tarihi Ana Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Ziya Kazcı:

‘İlmi bıraktık, fetih ruhunu unuttuk’

Medeniyetimizin yeniden eski ihtişamına kavuşması için Fatih’in taşıdığı fetih ruhuna, günümüzün ilim ve teknolojisine ihtiyaç var. Eğer gerçekten biz doğru ilmi öğrenir ve bizden sonraki nesillere öğretirsek bu amaç gerçekleşir. Sosyal olaylar, birden bire bitmez ve ortaya çıkmaz. Bunlar uzun zamana bağlıdır. Yabancılar Fatih’in İstanbul’u bir günde mi fethettiğini zannediyorsunuz? diyorlar. Bu mücadele tam peygamberimiz döneminde başladı ve başarı Fatih’e nasip oldu”
Çarşamba söyleşileri
Mustafa Canbey
29 Mayıs İstanbul’un fethinin yıldönümü. Dünya tarihinin en önemli olaylarından biri olan İstanbul’un fethinin anlamını bilmek bu topraklarda yaşayan her insanın önceliklerinden biri olmalı. İşte, ben de bu hafta İslam tarihi konusunda başta 14 ciltlik İslam tarihi külliyatı olmak üzere çok sayıda esere imza atmış konunun uzmanı bir isimle fethin anlam ve öneminin konuşulmasının doğru olacağını düşündüm. Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi İslam Tarihi Ana Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Ziya Kazcı ile hem vakıf medeniyetinin anlamını hem de İstanbul’un fethini konuştuk.
* Hocam İstanbul’un fethini sizlerle konuşmak istiyorum. İstanbul’un fethi neden çok önemliydi?
Peygamber Efendimizin (sav) bu konudaki hadisini biliyoruz. Bunu hatırlatmamıza gerek yok. İşte Fatih hep bu hadise mazhar olmaya çalışmıştır. Fatih’ten önce İstanbul’un fethi için büyük çabalar sarf edilmiştir. Ama bu fetih Fatih’e nasip olmuştur. Bizans o dönemde bütün Hıristiyan dünyasının gözünün üzerinde olduğu ve burayı kaptırmamak için mücadele ettiği bir devlettir. Ama bu mücadeleyi Fatih kazanmıştır. Daha doğrusu Fatih’in askeri dehasına yenik düşmüşlerdir. Bu fetih esnasında kimsenin çok fazla bilmediği bir olay yaşanmıştır. Fatih bu savaşta bugün tanklarda kullanılan bildiğimiz zırhı kullanmıştır. Kimsenin karşı koyamadığı o meşhur Bizans ateşine karşı surların dibine giden arabaların üzerini yaş manda derisi ile kaplamış ve bu ateşi etkisiz kılmayı başarmıştır.
* Fatih’in, fetih sonrasındaki davranışı da aslında İslam medeniyetinin hoşgörü, adalet ve barış anlayışının Batı’dan kat be kat üstün olduğunu ortaya koymuyor mu?
Kesinlikle. Eğer Fatih isteseydi bütün halkı kılıçtan geçirebilirdi. Bazılarının bugün iddia ettiği gibi Patrikhaneyi İstanbul’un dışına çıkarabilirdi ve kimse de ‘niye çıkardın’ diyemezdi. Bugün ‘keşke çıkarsaydı’ diyenler var. Ama Osmanlı’nın temel prensipleri var. Osmanlı hiç kimsenin dinine, diline, örfüne devletin temel prensipleri ile çatışmadığı müddetçe engel olmazdı. Ama bugün Hıristiyan dünyasındaki İslam eserlerine bakarsak, Mesela Sofya’da çok sayıda cami vardı. Bugün orada çok az sayıda cami kalmıştır.
* Endülüs örneği var
Evet 800 sene İslam ülkesi olan Endülüs tamamen yok edilmiştir. Hristiyanlar geldiler ve hepsi gitti. Orada yaşayan Müslümanlara ya ‘Hıristiyan olacaksınız ya da kelleniz gidecek’ denildi. Osmanlı’da böyle bir şey yok. Fatih’te bir hoşgörü ve adalet anlayışı var. Fatih’i Fatih yapan unsurlar da bunlardır zaten. İstanbul’u fethettikten sonra Patrik’e bir ferman veriyor şöyle diyor: “Benim ahalimden hiç kimse sizin örf ve adetlerinize, kilisenize müdahale etmeyecek. Kim ederse kıyamette elim yakasındadır” diyor.
Ayasofya, Fetih hakkıdır
* Ayasofya’nın kilise olması nasıl yorumlanmalı?
Ayasofya İslam dünyasının bir geleneği olarak alınmıştır. Fetih hakkı diye bir şey vardır. Yani fethedilen şehrin en büyük kilisesi camiye çevrilir. Bunun adı fetih hakkıdır ve bir tanedir. Onun dışında yoktur. 
* Bugün İstanbul’da çok sayıda kilise camiye çevrildi.
Artık o bölgelerde Hristiyan cemaat kalmamıştır. Binanın metruk kalması yerine camiye çevrilerek ibadete açılmıştır. Bugün Kuzguncuk’ta cami ile kilise aynı duvarı paylaşmaktadır. Bir tarafında çan kulesi diğer tarafta ise minare. Bu da bizim medeniyetimizin bir özelliğidir. İslam 20 yaşına gelmiş bir insanı zorla Müslüman yapma yetkisini bize vermiyor.
* Hocam bu arada Ayasofya, Fatih’in vakfiyesi değil mi?
Bugün sadece Ayasofya değil, İstanbul’un yarısı vakıftır. Ama bunu kim biliyor. Kimse bununla ilgilenmiyor. Bugün Bağlarbaşı’nın tamamı vakıftır. Fetih gerçekleştikten sonra korkan ve saklanan bir grup papazı, Fatih buluyor ve onlara bir görev veriyor. Diyor ki, ‘gidin ve benim yönetimimdeki İstanbul’u bir dolaşın. Ve alışveriş yapın’ diyor. Papazlar gidiyorlar ve esnaftan 1 kilo şeker istiyorlar. Ardından da aynı esnaftan 1 kilo da pirinç istediklerinde o esnaf, ‘hayır ben siftah yaptım. Siftah yapmayan diğer komşuma gidin o da siftah yapsın’ diyor.
* Hocam bu hep anlatılır. Yaşanmış bir şeydir değil mi?
Kesinlikle doğrudur. Bunun örneklerini Anadolu’nun bazı yerlerinde görmek mümkündür. Bana bir arkadaşım Çorum’da bunun uygulandığını anlatmıştı. Bu ahi geleneğidir.
Batı İstanbul’un Fethini unutmadı
* Sürekli fetih ruhundan söz edilir. Bu fetih ruhu nedir?
Fetih ruhu çok önemlidir. İstanbul alınırken yaşanan fetih ruhunun önemi ise bu fethin hadis ile övülmesinden geliyor. İstanbul üç kıtanın merkezindedir ve İstanbul’a sahip olan dünyaya sahip olur. Bu doğrudur. Birçok dönemde İstanbul’un alınması önemli olmuştur. Etrafının denizlerle ve surlarla çevrilmiş olması fethi çok zorlaştırıyordu. Yani burayı fethetmek çok zordu. İşte bizim kızıl elmamız (kızıl elma ileride fethedilecek yer anlamına gelir) her zaman İstanbul olmuştur. Fatih’in ikinci kızıl elması da Roma idi. Ama buna ömrü yetmedi.
* Bugün Türkiye’nin yaşadığı sorunların nedeni de bu olabilir mi?
Evet. Bugün dünya devletlerinin Türkiye ile uğraşmasının temel nedenlerinden biri ülkemizin bulunduğu coğrafi konumdur.
*Çanakkale Savaşı ve Kurtuluş Savaşı Batı’nın İstanbul’un fethini hazmedememesinin bir sonucu mudur?
Gayet tabi. Daha sonraları bizde şark meselesi diye bir olay ortaya çıktı.
* Nedir şark meselesi?
Müslümanların geldikleri yere yani Orta Asya’ya gönderilmesi demekti. Batı bu bölgenin bir türlü Müslümanların elinde olmasını hazmedemedi. Bu anlayış bugün de şuur altında hala devam etmektedir.
* Bugün Bizans eserlerinin ihya edilmesini ve Osmanlı eserlerinin aynı ilgiyi görmemesini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Ben öncelikle kendi eserlerimin ortaya çıkmasını isterim. Nasıl benim memleketimde Bizans eserleri ihya ediliyorsa, ben Atina’da, Selanik’te ve Sofya’da da eserlerimizin ortaya çıkarılmasını isterim. Ben tarihi eserlerin korunması taraftarıyım. Ama bunu yaparken milliyet gözetilmemelidir. Mütekabiliyet esasının olması gerekir. Ama kendi ülkemde ben önce İslami dönem, Beylikler dönemi, Selçuklu ve Osmanlı dönemi eserlerinin ihya edilmesini isterim ama çıkıp da ‘Selçuklu ve Osmanlı dursun biz Bizans dönemini çıkaralım derseniz’ ben burada art niyet ararım.
* Bu milletin medeniyet değerlerini yeniden kuşanması için neye ihtiyaç var?
Fatih’in taşıdığı fetih ruhuna, günümüzün ilmi ve teknolojisine ihtiyaç var. Eğer gerçekten biz doğru ilmi öğrenir ve bizden sonraki nesillere öğretirsek bu amaç gerçekleşir. Sosyal olaylar, birden bire bitmez ve ortaya çıkmaz. Bunlar uzun zamana bağlıdır. Yabancılar Fatih’in İstanbul’u bir günde mi fethettiğini zannediyorsunuz? diyorlar. Bu mücadelenin tam peygamberimiz döneminde başladığını ve o zamandan bugüne devam eden bir mücadelenin sonucu olduğuna dikkat çekiyorlar.
Vakıf, dinimizin emridir
* Hocam siz vakıflar konusunu en iyi bilen ilim adamlarından birisiniz. Geçtiğimiz hafta vakıflar haftası idi. Vakıf kelimesinin bizim medeniyetimizdeki yeri ve önemi çok büyük… Vakıf kelimesi neden bu kadar anlamlı…
Hiçbir karşılık beklemeden insanlara ve hayvanlara hizmet etme anlayışı İslam medeniyetinin üzerinde durduğu önemli konulardan biridir. Vakıf da hiçbir karşılık beklemeden Allah rızası için insanlara ve hayvanlara birtakım imkânlar sağlamanın adıdır. Meseleye bu açıdan baktığımızda İslam tarihinde ve özellikle de Osmanlı’da vakıfların el atmadığı hiçbir sahayı görmek mümkün değildir. İbadetinden eğitimine, hastalığından hamallığına ve kuş evlerine varıncaya kadar her alanda vakıfları görmek mümkündür.
* Vakıflar hukuki bir müessese miydi?
 Hukuki bir müessesedir. Bir vakfın geçerli olabilmesi için vakfiye dediğimiz bir senedin hazırlanması ve bu senedin kadı tarafından tasdik edilmesi gerekir ki, hukuki bir statü kazanmış olsun.
* Müslümanları böyle bir müesseseyi kurmaya iten sebep nedir?
Gerek Kur’an-ı Kerim’de gerekse Peygamberimizin birçok hadisinde karşılık beklemeden başkalarına yardım etme prensibi üzerinde çokça durulmuştur. Peygamberimizin bizzat kendisinin vakfettiğini biliyoruz. Bu da bize İslam’ın sosyal yapıda olduğunu ve mümkün mertebe insanların ızdırabının dindirilmesi gerektiğini anlatıyor. İnsanlar eşit seviyede ve eşit imkânlara sahip değildir. Her insanın kendine göre birtakım sıkıntıları vardır. Bundan dolayı da sıkıntıda olanlara İslam yardım etmeyi bir emir olarak telakki etmiştir. Zekât ve fitre de buna yöneliktir. Ama bunların dışında insanları yardıma teşvik eden emirler bulunmaktadır. Yine sadaka önemli bir yardım etme aracıdır. Siz öyle bir eser bırakıyorsunuz ki, sizin bıraktığınız hastane, köprü ve okul, çeşme bin sene insanlara hizmet ediyor. İnsanlar ondan istifade ediyor. İnsanlar bu eserleri kullandığı müddetçe de eseri yapanın amel defterine sevap yazılıyor. İşte Müslümanları vakıf kurmaya teşvik eden en büyük etkenlerden biri budur.
Vakıflarla insanlığa hizmet ettik
*Eğer bir mülk vakıf statüsü kazandıktan sonra bu vakfa müdahale edilebilir mi?
Kesinlikle hiç kimse müdahale edemez. Anadolu’da bir beylik Osmanlı’ya geçtiği zaman o beyliğin vakıflar konusunda koyduğu şartlara Osmanlı kesinlikle müdahale etmiyor ve onların şartlarına aynen uyuyor. Vakıflar böylece bir devamlılık arz ediyor. Hükümetin düşmesi yönetimin değişmesi vakıflar için bir anlam ifade etmiyor. Vakıfların statüsü her zaman aynen devam eder.
* Vakıf eserler ile ilgili bir de dualar var
 Bu anlamda iki tür dua vardır. Birincisi hayır duadır. Hangi şekilde olursa olsun vakfiyelerin sonunda bu iki dua bulunur. ‘Her kim vakfın gelişmesine hizmet ederse Allah ondan razı olsun. Mekânı cennet olsun’ gibi ifadeler var. Bir de beddua kısmı var ki o da ‘kim ki, hakkı olmadığı halde bu vakfı tebdil, tagyir ya da değiştirmeye kalkarsa bütün peygamberlerin ve mahlûkatın laneti onun üzerine olsun” beddua vardır. Müslümanlar mümkün mertebe bu beddualardan uzak dururlar.
* Günümüzde bu vakıf geleneğine ne kadar sahip çıkılıyor?
Her zaman dönemin şartlarını iyi değerlendirmek lazım. Günümüzün kafası ile o günün şartlarına bakmak bizi yanlış yere götürür. Osmanlı neden yenildi ve neden bu hale geldi. Hayat bugün çok dünyevileşti ve biz ilmi bıraktık. İslam dünyası ilmi bırakınca kendisi ile ilgili bütün değerleri de elimizin tersi ile kenara ittik. Hatta kendi değerlerimizi de başkasına kaptırdık. Bugün ABD’nin devlet yapısı Osmanlı’nın aynısıdır. Hukuk sistemine bakın jüri vardır, yargıç vardır. Osmanlı’da da aynı şekilde kadı ve jüri vardı. Sigrit Unke isimli bir Alman 1000 sene önce Endülüs’teki Müslüman hastanesi ile o dönemde Batı’nın hastalara bakışını anlatan bir yazı yazmıştır. 16 yaşındaki bir Hıristiyan çocuk babasına mektup yazıyor. Bu mektup aynen yayınlanıyor. İşte bu çocuk mektupta hastanede bir kütüphane olduğunu, musiki çalındığını ve hastanede bir nevi kalorifer sistemi olduğuna dikkat çekiyor. Bir yandan da, o dönemde Hıristiyan dünyasında hastalara Allah tarafından ceza verildiği düşüncesi hâkim ve hangi hastalık olursa olsun bütün hastalar içi saman dolu bir yerde toplanarak bir nevi cezalandırılıyor. Tabip eliyle hastaya müdahale etmek en büyük günahlardan biridir. Yani derisini kanatırcasına kaşıyan uyuz hastalığına yakalanmış bir insanla kanlı balgam tüküren bir verem hastası aynı yere konuluyor. Aradaki farka bakın. İşte biz 1000 yıl önce ilme ve insanlığa böyle hizmet etmişiz. İşte vakıf eserleri de bu hizmetin en büyük aracısı olmuştur.

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

1/4/2008 · Kategori: egitim

UMUT...

UMUT...
Pers Sultanı iki adamı ölüme mahkum etmis.
Sultan'in atini ne kadar sevdigini bilen mahkumlardan bir tanesi
Hayatını bağışlarsa bir yıl icinde ata uçmayı öğretebileceğini söylemiş.
Kendini dünyadaki tek uçan ata binerken hayal eden Sultan bunu Kabul
Etmiş..
Diğer mahkum inanmayan gözlerle arkadaşına bakmış ve
"Atların uçamadığını biliyorsun. Nasıl olup da Böyle delice bir fikirle
çıkabildin ortaya..? Yalnızca kaçınılmazı geciktiriyorsun o kadar."
" Pek değil " demiş birinci mahkum.
" Kendime dört özgürlük şansı veriyorum.


Birincisi : Sultan bu yıl ölebilir.
Ikincisi : Ben ölebilirim.
Üçüncüsü : At ölebilir...
Dördüncüsü... " Belki ata uçmayı öğretebilirim.".! "

UMUTLARIMIZIN HIC TUKENMEMESI DILEGIYLE......

Kalıcı Bağlantı Yorum (1) Yorum yaz!

20/3/2008 · Kategori: egitim

Üniversiteli Gençlere Yönelik Çarpıcı Sonuç



Üniversite mezunu işsizlerin hayalini, ''yabancı veya yabancı ortaklı şirketlerde'' işe girmek süslüyor. Hayatta kaybetmekten en çok korktukları şeyin başında yüzde 90 ile cep telefonu geliyor.

Prometheus Danışmanlık şirketi tarafından özel, devlet ve yurt dışında üniversitelerden 2007 yılında mezun olan ve İstanbul'da iş arayan gençler arasında ''Gençler ve İşsizlik'' konulu bir araştırma yapıldı.

Kasım-Aralık 2007 ile Ocak-Şubat 2008 dönemini kapsayan araştırma ile lisans mezunu, 27 yaşın altında olan, aktif iş arayan ve okul sonrası hiç deneyimi olmayan 300 kız ve 300 erkekle görüşülerek, iş arama profilleri ve beklentileri belirlendi.

CEP TELEFONU YÜZDE 90, AİLE YÜZDE 51

-''Hayatta kaybetmekten en çok korktuğunuz şey nedir?'' sorusuna verilen yanıtlar da gençlerin önceliklerinin değiştiğini çarpıcı şekilde ortaya koyuyor.
Birden fazla seçenek belirtebilen gençlerin yüzde 90'ı cep telefonunu, yüzde 68'i bilgisayarını, yüzde 53'ü arkadaşlarını, yüzde 51'i ailesini kaybetmekten korktuğunu belirtti.

-2001 krizi sonrası yapılan çalışmalarda ''aile'' ilk sırada çıkarken bugünün gençlerinin vazgeçilmezlerinin kendi konfor ve özgürlük alanları, cep telefonu, bilgisayar ve bunlara bağlı çevreleri olduğu görülüyor.

İŞ DÜNYASIYLA ERKEN TANIŞAN ŞANSLI

-Gençlerin yüzde 37'si iş dünyası ile okuldayken tanışıyor. Bu gruptaki gençler, daha hızlı iş buluyor. İş dünyası ile tanışmayı okulun bitişine bırakanların ise iş bulma hızı çok daha düşük gözüküyor.

-''İş aramaya başlama kararınızı kim verdirdi?'' sorusuna yüzde 47'si ailesinin karar verdiğini belirtiyor. .

-İş arama sürecinde gençlerin yüzde 78'i hazırlık desteği almıyor.

-Gençler iş arama sürecinde en fazla interneti kullanıyor.

-Gençlerin yüzde 53'ü 6 aydan fazla süredir aktif iş arayışında.

-Gençler iş arayışında ''ne iş olsa yaparım'' veya ''işsiz kalmaktansa bir işe gireyim'' yaklaşımını taşımıyorlar.

ÖNCE İMAJ

-Birden fazla seçenekli ''İş arayışında şirketlerde aradıklarınız neler?'' sorusuna gençlerin yüzde 62'sinin ''imaj'' yanıtı verdiği dikkat çekiyor.

-''ücret paketi'' diyenlerin yüzde 55, ''kariyer ve gelişim olanakları'' diyenlerin yüzde 37, ''çalışma ortamı'' diyenlerin yüzde 28 olduğu görülüyor.

-Gençlerin imaj, ücret ve kariyer odaklı hayata bakışının yeni bir iş arayan kuşak ile karşı karşıya olunduğunu gösteriyor.

TEKNOLOJİ, FİNANS, MEDYA

-Gençler iş ararken öncelikle teknoloji, finans, medya&iletişim, otomotiv şirketlerini tercih ediyor. En az tercih edilen sektörler ise perakende, tekstil, sigorta, lojistik, turizm olarak sıralanıyor. 

-Gençlerin yabancı şirkette çalışma isteği öne çıkıyor. Bu kuşakta imaj ve isim önceliğinin payı net olarak görünüyor. Özellikle geçmişte holdinglerde çalışmak yönünde olan tercihin gittikçe azaldığı gözleniyor.

YABANCI ŞİRKETLER GÖZDE

-Araştırmaya katılanların ''İş arayışında yerli yabancı şirket tercihiniz nedir?'' sorusuna yüzde 46'sı ''yabancı veya yabancı ortaklı şirket'', yüzde 30'u ''yerli şirket'', yüzde 24'ü ''fark etmez'' yanıtı verdi.

-Gençlerin yüzde 70'i İstanbul'da çalışmayı tercih ediyor. Bu durum, Anadolu'daki şirketlerin nitelikli eleman çekmekte zorlandığını ortaya koyuyor.

TEKLİFLER YÜKSEK AMA

-Gençlerin iş arama sürecinde teklif alma oranları yüksek. Ancak, teklif alanların yarıdan fazlasının ilk teklifi ''isim, alan, ücret nedeniyle'' beğenmeyerek kabul etmediği dikkat çekiyor.

-İstanbullu gençlerin çoğunluğunun işe girmek konusunda acele etmediği, ''seçici işsiz veya tembel işsizliği'' olarak tanımlanan grupta yer aldığı belirtiliyor.

-İş bulamamaları durumunda gençlerin yüzde 32'si yüksek lisans yapmayı, yüzde 30'u yurt dışına gitmeyi, yüzde 17'si kendi işini kurmayı düşünürken yüzde 21'inin henüz bir planı bulunmuyor.

-Araştırma kapsamındaki gençlerin yüzde 86'sı aileleri ile yaşadığını belirtmiş.

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

25/2/2008 · Kategori: egitim

Üniversitelerimiz Dünya Birincisi :)

Daha 1 Nisana çok var. Ama ne çıkar; deliye her gün bayram :)
 
Üniversitelerimiz hakkındaki raporu okuyunca, sizinle paylaşmadan edemedim. "Yazı uzun, vaktim az" diyenlere bir cümleyle olayı özetleyeyim:
 
Üniversitelerimizin hâli "berbat"tan biraz hallice... O da torpille... :)
 
Devlet Planlama Teşkilatı'nın, hazırlanması iki yıl süren 155 sayfalık "Yükseköğretim özel İhtisas Komisyonu Raporu", üniversitelerimizin içler acısı halini gözler önüne seriyor. Raporu hazırlayan 21 kişiden 15'inin halen üniversitelerde görev yapan profesörler olması ise metnin önemini daha da artırıyor.

"BİLEN" DEĞİL "YAPAN" ÖĞRENCİ HEDEFLENMELİ
İlk olarak genç nüfus - eğitim ilişkisinin ele alındığı raporda, 2006 itibarıyla 20-24 yaş aralığındaki nüfusun sadece yüzde 14'ünün eğitim sisteminin içinde olduğu, geriye kalan yüzde 40,1'inin iş sahibi, yüzde 45,4'ünün ise işsiz olduğu belirtiliyor. Bu oranlar, OECD ülkelerinde ise sırasıyla yüzde 38,1, 45,2 ve 16,7 olarak seyrediyor. Bu rakamların, üniversite-istihdam ilişkisinin olumsuz seyrettiğini ortaya koyduğu belirtilen raporda, üniversitelerin; "Neyi biliyor?" değil, "Neyi yapabiliyor?" sorusunu olumlu cevaplandıracak mezunlar verme politikasını benimsemesi gerektiği vurgulanıyor. İşgücünün eğitim düzeyinin düşük olduğu da anlatılan raporda, "İşgücünün yüzde 70,7'si okuma-yazma bilmeyenler ile lise altı eğitim almış kişilerden oluşmaktadır. İşgücü piyasamızın sadece yüzde 9,7'si üniversite mezunlarından oluşmaktadır" deniliyor.

İKİ TIP ÖĞRENCİSİNE BİR HOCA!
Plansızlık ve koordinasyon eksikliğinin üniversitelerin karakteristik bir özelliği olduğu, raporun muhtelif yerlerinde ortaya çıkıyor. Mesela; tıp fakültelerinde 1,8 öğrenciye bir öğretim elemanı düşmekte iken; iktisat ve işletme gibi fakültelerde bu öğrenci sayısı büyük rakamlara ulaşıyor, hatta iktisat fakülteleri için söz konusu rakam Açıköğretim Fakültesini de geçiyor. Raporda, hesap kitap bilmezlikle ilgili şu rakamlar veriliyor:

"Okulöncesi öğretmenliği alanlarında bir öğretim üyesine 477, beden eğitimi ve spor öğretmenliği alanında 149, yabancı dil öğretmenliği alanında 106 öğrenci düşerken, inşaat mühendisliğinde 38, malzeme-metalurji mühendisliği alanında 24 öğrenci düşmektedir. Yapılacak planlamada gereksinim duyulan alanları belirlemek gerektiği açıkça gözlenmektedir. Buna karşılık bazı ülkelerdeki tüm öğretim elemanlarının tüm öğrencilere göre oranı 26,1'dir. Japonya'da 10, İsviçre'de 12, ABD ve İngiltere'de 14, Yunanistan'da 16, İspanya'da 17, İrlanda'da 19, Portekiz'de 20, Fransa'da 25 öğrenci düşmektedir."

ULUSLARARASI ARENADA YOKUZ
DPT raporunda, En son veriler olan 2006 rakamlarına göre, dünya genelindeki yayınlar bakımından Türk üniversitelerinin "dökülen" hali de yer alıyor: "Science Citation Index (SCI)'de kayıtlı olan toplam 1.110.124 yayın içindeki yayınları gerçekleştiren ülkelere göre yapılan sıralamada 327,671 bilimsel yayın ile ABD ilk sırayı almaktadır. ABD'yi 88,911 yayın ile İngiltere ve 83,036 yayın ile Japonya takip etmektedir. Social Science Citation Index (SSCI) verilerine göre de indeksteki kayıtlı toplam 137,889 yayın için değerlendirildiğinde; ABD 69,078 yayın ile ilk sırada yerini korurken, 18,100 yayın ile İngiltere ikinci, 7,456 yayın ile Kanada üçüncü sırada yer almaktadır. ülkemiz 191 ülke arasında 355 yayın ile 30'ucu sırada yer almıştır."

üniversitelerin, uluslararası arenada atıf yapılan makale sayıları ile ilgili verilere göre de, Hacettepe 1157, İstanbul 1054, Atatürk 626, İTü 620 ve Ege 581'le Türkiye'nin ilk beşini oluştururken; İstanbul Ticaret 2, Mimar Sinan 2, Ufuk 1, İzmir Ekonomi 0 ve Yaşar da 0 makale ile sondan beşinciliği paylaşıyorlar. Milyon kişi başına düşen makale sayısında 2006 makale ile İsviçre birinci olurken, ikinciliği 1610 makale ile İsrail, üçüncülüğü de 1591 makale ile İsveç alıyor. Türkiye ise 180 makale ile 34'üncü sırada bulunuyor. Bulgaristan, Slovakya, Slovenya ve Hırvatistan ise Türkiye'nin üzerinde yer alan 33 ülkeden bazıları…

SIRADAN BİLGİLER İÇİN BİLE YURTDIŞINA GİDİLİYOR
Yurtdışına gönderilen öğrenci sayısının istenen düzeyde olmadığı da raporda görülebiliyor. Buna göre; 1990-1994 aralığında 2006 araştırma görevlisi yurt dışına lisansüstü eğitim için gönderilirken; YöK'ün 28 Şubat etkisiyle iyice politize olduğu dönemde ise sadece 416 kişi yurtdışına eğitime gönderilmiş. Bu rakamın 2008 yılında da 2000 civarında olması planlanıyor. Raporda, Sayıştay'ın hazırladığı bir rapora atıfta bulunularak, yurtdışı eğitime ilişkin şu eleştiriler de dile getiriliyor:

"Yurtdışı burs programları yurtiçiyle eşgüdümlü değil. Bu nedenle en temel bilgiler için bile yurtdışına öğrenci gönderilerek kaynak israfı yapılıyor. Eğitim verecek üniversiteler doğru seçilmiyor. Başarısız olarak gelenler ile başarılı olsalar bile göreve dönmeyenler hakkında taahhüt ettikleri ödemeler yaptırılamadığı için kaynaklar heba oluyor."

RAPORDAN DİĞER BAŞLIKLAR
Devlet Planlama Teşkilatı'nın 155 sayfalık "Yükseköğretim özel İhtisas Komisyonu Raporu"nda sayfalar dolusu kulak verilmesi gereken tespitler, öneriler var. Bu notlardan bazıları şöyle sıralanıyor:

* özgün ve özerk bilgi üretiminin başarı olarak kabul edildiği ve ödüllendirildiği bir sistem geliştirilmedikçe "ilişki" ve "bağımlılık" motifinde gelişen bir yapılanma kaçınılmaz olarak sisteme hâkim olmaktadır.

* üniversitelerin belirli bir misyonun taşıyıcısı olarak devlet daireleri gibi görülmesi de önemli ölçüde sistem sorunu önceliğini göstermektedir. Bu tür bir "devlet dairesi" yapılanması ister istemez öğretim üyeliğinin de "memurlaşması" gibi asla kabul edilemez bir sorunu karşımıza çıkartmaktadır. Memur zihniyeti, aşırı şekilde bir memur (iş) güvencesinin oluşmasına ve rekabet eksikliğinin doğmasına yol açmaktadır.

* Araştırma yapma ve yenilikçi olma kültürü eksikliği veya olmayışı sözkonusudur.

* Özerklik ile hesap verebilirlik ilkelerinin aynı anda gerçekleştirilmesi gerekmektedir. üniversiteler üzerlerine düşen hesap verme sorumluluğunu yerine getirirken aslında 'toplum'a hesap verdiklerinin bilincinde olmalıdırlar. Dıştan müdahalelere duyarlı davranan yükseköğretim kurumları; bu türden müdahalelerin, sadece siyaset ve siyaset kurumlarından değil, diğer kurumlardan da gelebildiğini bilmesi gerekmektedir.

* Genel ülke siyasetinin oluşturulması ve yürütülmesi işinden sorumlu olan hükümetlerin, yükseköğretim politikası oluşturması ve bunu yürütmesi bir müdahale olarak algılanmamalıdır.

* Doğal olarak kamusal kaynakları kullanan ve topluma karşı sorumluluk taşıyan üniversiteler, 'objektif' bir hesap verme sorumluluğunu peşin olarak kabul etmektedir. Bu sorumluluğun gereği gibi yerine getirilip getirilmediği ise yükseköğretim kurumunun her türlü akademik, malî ve idarî karar ve faaliyetlerinin tümünü olabildiğince 'şeffaf' ve 'karşılaştırılabilir' bir şekilde ortaya koyup koyamadığı ile ilgili olacaktır. Yani üniversiteler yeteri kadar açık ve şeffaf bir şekilde ve emsalleri ile karşılaştırılabilir ölçütler çerçevesinde her türlü faaliyetini kamuoyuna ve paydaşlara arz edeceklerdir. Bu bağlamda söz konusu faaliyetlerin ulusal ve uluslararası düzeyde kalite kontrol güvence sistemleri ile de ölçümlenebilmesi ve ölçüm sonuçları ile desteklenmesi gerekecektir.

* Genel olarak iş dünyası / toplum ile üniversiteler arasındaki sosyal diyalogun eksik olduğu açıktır. Toplumun her kesimi, yükseköğretim alanında bir değişimin kaçınılmaz olduğunu artık kabul etmektedir. Ancak "diyalogsuzluk" sorunun çözümlenmesinin önündeki en büyük engel olarak durmaktadır.

* Öğrenci aileleri, çocuklarının üniversiteye girebilmesi için dershanelere ve hatta hukuksal bir karşılığı olmayan etüt merkezleri vesaire gibi dershane benzeri yapılanmalara çok büyük miktarlarda harcamalar yapmaktadırlar. Bu büyük rakamların yükseköğretime giriş kapısında harcanması yerine yükseköğretim kurumlarına kanalize edilmesine imkân tanınmamaktadır.

* Yükseköğretimde okuyan öğrenciler hayat şartları gözetilerek mali açıdan yeteri kadar desteklenmemektedir. Malî imkânları yetersiz olan öğrenciler bir anlamda yükseköğretim yapma hakkından mahrum edilmektedirler.

* Vakıf yükseköğretim kurumlarının vakıfların "kâr amacı gütmeyen kuruluşlar" olması genel ilke ve amacına uymadığı görülmektedir.

 
Basın
--
PRIMUM NON NOCERE
http://ismetsoner.spaces.live.com
(Kızgınlıkla karar almayın, mutluluktan uçtuğunuzda söz vermeyin. İkisi de sarhoşluk ânıdır, akıl başta değildir)

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

18/2/2008 · Kategori: egitim

EĞİTİM YOLUYLA BİR ÜLKENİN YIKIMI

Bir ülkenin kalkınmasında temel unsur eğitimdir. Eğitim " Belli bir toplumun varoluşunu ve ilerleyişini güvenceye bağlamak amacıyla üyelerine gerekli bilgi, beceri, düşünce ve davranış kalıplarını aktarması sürecidir ". (1)

Bir ülkenin insan kaynağı o ülkenin en değerli varlığını teşkil etmektedir. Eğitim ise, insan için en önemli öğelerden biridir. Bu nedenle bir ülkenin kalkınması insanlarının eğitim seviyesi ile doğru orantılıdır. " Çünkü kalkınmanın gerçekleşmesinde, doğal kaynaklar ve sermaye gibi ekonomik unsurların kullanılması insan becerisine bağlıdır ve insan bu beceriyi eğitimle kazanmaktadır" (2)

  Örneğin Japonya, sözü edilebilecek bir sanayi hammaddesine ve yer altı kaynaklarına sahip olmamasına rağmen bugün en gelişmiş ülkeler arasında yer almaktadır. Bu gelişimde en önemli etken ise insan öğesidir. İkinci bir örnek olarak da, İkinci Dünya Savaşı' ndan yenik çıkan ve büyük kentleri önemli derecede hasar gören Almanya' verebiliriz. Almanya' nın kısa zamanda mucizevi bir şekilde kalkınmasında iyi eğitim görmüş halkı en büyük rolü oynar. Türkiye' de yaşanan 1960 Devrimi ve 12 Mart 1971 Müdahalesine sebep olan bunalımın en önemli etkenlerinden biri de Türk halkının büyük çoğunluğunun okuma yazma bilmeyecek kadar eğitimsiz olmasıdır. "Devlet" adlı eseriyle tanınan Platon: "Devlet içinde en kutsal ve mükemmel etkinlik eğitim etkinliğidir. Çünkü insanlar, yaratılışlarında hayvanların en evcillerinden sayılırlar. Bununla beraber onlar eğitim aracılığıyla canlıların en iyisi olabilirler (...) Buna karşılık sistemli bir eğitim görmezlerse hayvanların en ilkeli olmak eğilimine sahiptirler" (3) demektedir.

Kişi başına düsen ulusal gelir payı bir ülkenin kalkınmış olup olmadığı hakkında sağlıklı bir ölçek değildir. Öyle ülkeler vardır ki, kişi başına düsen gelir payının yüksek olmasına karşın, siyasal, sosyal ve kültürel yönlerden geri kalmıştır. Gerçek anlamda bir kalkınmanın sağlanabilmesi için ise eğitimden başlanmalıdır. Eğitim, sosyal, ekonomik, teknik, kültürel potansiyele üretici ve yaratıcı vasıf kazandıran bir güce sahiptir. Eğitimsiz kalan veya kötü eğitilen bir ülke gerilemeye ve yok olmaya mahkumdur.
Madem ki eğitim bir ülkenin kalkınmasında bu kadar önemlidir, öyleyse toplumu meydana getiren bireyleri,

 1.Aile içinde

 2.Okul içinde

 3.Toplum içinde

olumsuz yönlerde eğiterek ülkeyi yıkmak mümkündür. Bunun için yapılması gerekenler aşağıda sıralanmıştır.
İlkönce, çocuk sahibi olan anne babalar eğitimsiz olmalı ve kendilerini geliştirme yolunda çaba göstermemelidirler. Çocuklar aile aracılığıyla topluma hazırlanırlar.

Yani ailede başlayan bir toplumsallaşma ile topluma adım atarlar. Bu nedenle, ailesi tarafından kötü eğitilen her birey, toplum içinde ise yaramayan, kişiliği zayıf, ülkesine faydasız insan olacaktır. Aile, çocuğa vatan millet sevgisi ile insanlara karşı sevgi ve saygı gösterme şeklindeki ahlaki davranışları kazandırmamalıdır. Yani çocuklar, toplumun mevcut kültür ve degerleriyle yetiştirilmemelidir.Baskıcı, sert ve otoriter, anne babanın terbiyesi altında yetişen çocuklar kendine güven duygusu ve teşebbüs kabiliyeti zayıf bir kişilik kazanırlar. Dayak, şiddet ve baskı
çocuk ruhunda tahribat yapar. Bu yollara sıkça başvurularak kendini ifade edemeyen ve olumlu gelişmeler gösteremeyen bireyler yetiştirilebilir. Ayrıca okumayan, bilim ve bilim adamının küçümsendiği, bilginin gerekli değeri görmediği, taklit ve özenti içinde olan bir aile ortamı yaratılırsa çocukta bilgi ve bilime karşı bir ilgi uyanmayacak, böylece okuma ve çalıma isteği duymayacaktır.
Özellikle gençlerin karşılaştıkları sorunlarla bahsedebilmeleri için ihtiyaç duydukları ilgi ve destek aileleri tarafından verilmezse, çareyi aile dışında arayabilir ve alkol, uyuşturucu gibi bataklıklara düşebilirler. Psikolojik ve biyolojik yönden sağlıksız bireylerden oluşan bir toplumun da gelişmesi düşünülemez.

 Okullardaki eğitimin bozulması için ise aşağıdakiler yapılmalıdır.

- İnsanın eğitilmesi, yetişmesi ve bizzat kişilik kazanması açısından 2-5 yaşları hayati bir önem taşır. Bu nedenle okulöncesi eğitime özen gösterilmemeli.    - İlköğretimi bozuk olan bir ülkenin orta ve yüksek öğretimi de bozuk olacaktır. Bu nedenle bütün bir eğitim düzeninin temelini teşkil eden ilköğretim kademesinin bozulması gerekir.

 - Devlet bütçesinin çok küçük bir miktarı eğitime yatırılmalı çünkü en karlı yatırım eğitime yapılan yatırımdır.

 - Ülkedeki siyasal iktidar değiştikçe eğitim sistemi de ona göre değiştirilmelidir. Hükümetler kendi siyasi görüşlerine uygun olan eğitim sistemini ülkede uygulamalıdır. Kısaca eğitim sistemi, yaz-boz tahtasına çevrilmelidir.

 - Eğitimle hiçbir ilgisi bulunmayan politikacılar, eğitim kuruluşlarına müdahalelerde bulunmalı, görevlerinde başarılı olan yöneticiler mümkün olduğu kadar kısa bir sürede yerlerinden uzaklaştırılmalıdır.

 - Okul yöneticileri seçilirken onların liderlik davranışı göstermelerine, iş ile insan ihtiyaçlarını dengelemelerine ve niteliği artırmalarına değil torpillerine bakılmalıdır.

 - Eğitim sistemi; vatanı ve milleti için çalışan, halka hizmet ruhuyla dolu, birlikte üretip birlikte paylaşmasını bilen, araştırıcı, sorgulayıcı, bilimin yolundan giden, ulusal ve evrensel değerlere saygılı, insancıl, duyarlı, ilerici niteliklerle donatılmış insanlar değil, emperyalist sömürü ve bağımlılığı savunan, kendi refah ve mutluluğunu düşünen, bireyci, ülke sorunlarına duyarsız ve ezberci insanlar yetiştirmeye yönelik olmalıdır.

 - Ülkedeki ilgili bakanlık, eğitimde istenilen nitelikleri taşıyan öğretmenlerin yetiştirilmesi için gerekli çalışmaları yapmamalıdır. Böylece bir makinenin ürettiklerini tek tek bozmaktansa makineyi bozmak daha kolay olacağından, öğrencileri yetiştirecek öğretmenlerin iyi yetişmemeleri sağlanmış olur.

- Yetişmekte olan bir gencin çok geniş bir platformda toplumsallaşması gerekirken gelişme öğrenmeyi sadece adı ve işlevi ile sınırlayan okullar açılmalıdır.


- Eğitimde verimi düşürmek için programlar daha çok geleneksel ve ezbere dayalı bilgileri içermeli, güncel, öğrencinin sorununu çözmeye dönük ve ilgisine yönelik bilgilere yer verilmemelidir.

 - Okullara kayıt yapılırken devletin karşılamadığı giderleri öğrencilerden isteyerek, okullara ticarethane, öğrenciye müşteri, öğretmene tahsildar gözüyle bakılması sağlanmalıdır.

 - Öğretmen maaşları ne kadar az olursa, nitelikli insanların bu mesleği seçme ihtimalleri de o kadar azalmış olur.

 - Öğretmenlerin mesleki gelişmelerine katkıda bulunmak amacıyla yapılan teftiş uygulamaları sadece sözde yapılmalı yine öğretmenlere yönelik hizmet içi eğitim uygulamaları yapılmamalıdır.

 - Okullarda hiçbir sosyal tesis bulunmamalıdır. Böylece öğrenciler, ders dışındaki vakitlerini boş ve zararlı uğraşılarla geçirmeli ya da örneğin, mevcut bilgisayarlar bilgi edinmek amacıyla değil eğlence amaçlı kullanılmalıdır.

 - Kitap, dergi ve gazete okuma alışkanlığı bireylere kazandırılmamalı, okullarda sadece üzerinde "kütüphane" yazılı işlevsiz kapılar bulundurulmalıdır.

- Deney, gözlem, araştırma ve uygulamaya dayalı eğitim yapılmaması için okullarda, gerekli araç gereçlere yer verilmemelidir.

 - Psikolojik danışma ve rehberlik, öğrencinin bedensel, zihinsel, sosyal ve psikolojik her yönü ile gelişime ulaşmasına yardım eder. Bu sebeple okullarda psikolojik danışma ve rehberlik hizmetleri verilmemelidir.

- İlgi ve yetenekleri yönünden birbirlerinden oldukça farklı düzeyde bulunan öğrenciler için olanaklar sağlanmamalı. Çünkü bir ülkede yetenekli insanlar ne kadar erken keşfedilirse ülke o kadar erken ve hızlı kalkınır.

-Derslerde kullanılacak kitapların içeriğine özen gösterilmemeli, iyi içeriğe sahip olan kitapların fiyatı, çok az sayıda öğrencinin temin edebileceği düzeyde olmalıdır.

-Öğretmen sınıfta sert bir tavırla ders anlatırsa, öğrenciler soru sormadan korkacak ve böylece öğrenmeleri engellenecektir.

 -Öğretmenler öğrenci başarılarını değerlendirirken kişiye özel uygulamalarda bulunarak öğrencilerin öğretmene olan güvenlerini kaybetmelerini sağlamalıdırlar.

  İlk ve orta dereceli öğretim kademelinde yukarıdaki şekilde yetiştirilen öğrenciler üniversiteye geldiklerinde zaten temelsiz olacaktırlar. Eğer üniversiteye gelene kadar geçirilen bozuk eğitim surecinden hala sağlam çıkan öğrenci varsa bunlarda üniversitelerde köreltilmelidir. Bunun için de üniversiteler yetişmiş insanı harcayan birer kurum haline getirilmeli ve bireylere araştırma ve geliştirme olanakları sağlanmamalıdır.

 Gençlere çok farklı görüşler empoze ederek onları örgütlemeli ve aralarında çatışmalara neden olmalıdır. Böylece birbirlerine kin ve nefret duyan, birbirini yok etmeye çalışan insanlar yetiştirilmiş olunur.

 Bunların yanında bireyin içinde yasadığı toplumda da çeşitli bozulmalar gerçekleştirilmelidir. Örneğin, bilimle ve bilgiyle hiç bir alakası olmayan fakat çok kolay şöhret olan insanlar görsel iletişim araçlarıyla yeni yetişen bireylere model olarak sunulmalıdır. Ülkedeki televizyon kanalları tarafından; ilgi çekici gereksiz ve bos hatta psikolojik ve ahlaki yönden zararlı programlar sürekli yayınlanarak insanlar televizyon bağımlısı haline getirilmeli, bu şekilde insanların dünyadaki önemli gelişmelerden haberdar olmaları engellenmeli, dikkatleri başka yönlere çekilmelidir. (Ülkemizdeki Tele vole denilen program türleri gibi)

Kaynaklar:

[1] DOGAN, İsmail (1997), Değişen Türkiye de Bilim ve Kültür, Ankara imaj yayınevi

[2] ÜSTÜN Ahmet (2002) Eğitim Üzerine, Ankara, Ütopya Yayınları
[3] DOGAN, 1997:119,A.g.e
 
Not: Bu makale Eğitişim Dergisinden Alınmıştır...
             http://www.egitisim.gen.tr/

2. Makale
EĞİTİM YOLUYLA BİR ÜLKENİN YIKIMI (2)
 
 Bir bireye kendisinin ve toplumunun yaşadığı doğal çevreyi sevdirerek toprağı vatan milli manevi ve insani değerleri öğreterek bireyi insan bir toplumun üyesi olma inanç ve anlayışını kazandırarak topluluğu millet yapacak bir eğitim süreci verilmezse o ülkede kargaşa, kavga, hoşgörüsüzlük, yoksulluk, adaletsizlik, terbiyesizlik, v.b. birçok olumsuz faktörü görmek mümkündür.

    Eğer insan hakları ve demokrasi ilkeleri eğitim kurumlarının davranışların egemen değilse toplum çeşitli kesimlere bölünür. Bu ise ülke bütünlüğünü tehlikeye düşürür.

Eğer bir insan benim şirketim büyüsünde varsın diğerleri iflas etsin benim işim görülsün de varsın diğerleri kuyrukta beklesin benim karnım doysun da varsın diğerleri aç kalsın diyebiliyorsa, nasıl olsa kimse görmüyor, nasıl olsa ben haklı çıkarım, nasıl olsa bu bebektir dili yoktur, beni kimseye şikayet edemez tutumlarını öğrenmiş ve davranışlarını buna göre düzenliyorsa yani kuvvet kimde ise hak onundur anlayışını benimsiyorsa, öyleyse kuvvetsizin hakkını kim koruyacak? İşte bu görev temelde eğitime düşmektedir.    

      İlkokulun birinci sınıfından itibaren öğrencilere kendi haklarını savunma ve başkalarının saygı gösterme tutumu çeşitli öğrenim yaşantıları düzenlenerek öğretilmelidir. Aksi halde bugün toplumda büyük ölçüde tatmin gören köşe dönücülük, iş bitiricilik, kaba kuvvetle hak elde etme, vergi kaçakçılığı, hırsızlık,gibi davranışlar toplumu büyük bir bunalıma sürükleyebilir. Çünkü bir eğitim kuralına göre tatmin edilen davranış tekrar edilir. Eğer kaba kuvvetle kural dışı yollarla hak elde etme yaklaşımı tatmin edilirse bu davranış tıpkı salgın hastalık gibi hızla yayılır, ve toplumu çok kısa sürede bunalıma sürükler bir güvensizlik ortamının bir kaos ortamının oluşmasına neden olur ve daha da yayılırsa ülkenin sonunu hazırlayabilir.

   Ekonomik değeri olmayan bir eğitim diplomalı işsizleri çoğaltacağı için kalkınmayı ters yönde etkileyecektir. Üstelik eğitim insanların gereksinimlerini arttıracağından işsiz kalmış diplomalı insanlar ekonomik sıkıntılar yüzünden bu gereksinimleri karşılayamadıkları için mutsuz huzursuz, hoşgörüsüz, öfkeli bireyler haline dönüşecektir, bu da ülkede kavgaların kaos ortamının oluşmasına yol açacaktır. Ülke bütünlüğünü bozacaktır.

     Dil insanların birbiriyle anlaşmalarında ve düşüncelerini anlamalarında en önemli anlatım aracıdır. Her 10 kişiden Türkçe bilmemesi bu bir kişinin diğer dokuz kişinin düşüncelerini anlayamamasına onlarla ilişki kuramamasına yol açar. Bu nedenle eğer bir ülkeyi yıkmak isteseydim Türkçe öğretimini müfredattan kaldırırdım ve ortak bir dil yerine her bölgenin kendi dil özelliklerine göre eğitim vermesini isterdim ve bunu da demokrasinin arkasına saklanarak yapardım. Böylece bölgesel şovenizmin oluşmasını sağlardım ve ülkede bütünlük adına bir şey kalmazdı.    

http://www.egitisim.gen.tr/


Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

18/2/2008 · Kategori: egitim

Japon Eğitimciler: Gençlerinize Çanakkale'yi Gezdirin

Egitim alaninda uzman Japon heyeti, zamanin Milli Egitim Bakani Vehbi Dincerler'in de icinde bulundugu bir heyetle Basbakan Turgut Ozal'in huzuruna cikar ve davet uzerine geldikleri ulkemizde inceledikleri egitimimizin genclerimiz uzerindeki verimsiz sonuclarini su soguk cumleyle ifade ederler.
 
- Genclerinizde milli suur eksIk!..
 
Sok etkisi yapan bu gozlemden sonra sorular arka arkaya gelir :
 
- Siz Japonlar genclerinize milli suur verme adina ne yapiyorsunuz? Nasil bir egitim programi uyguluyorsunuz?
 
Japonlar su bilgiyi verirler :
 
- Biz, derler egitime sok testler uygulayarak baslariz. Cocuklari ucak kadar hizli giden trenlere bindirir ve cok katli yollardan geciririz. En ustun teknolojiyle ve robotlarla calisan dev fabrikalarimizi gezdiririz. Bu bas dondurucu teknoloji karsisinda sarsilan ve soke olan cocuklarimiza deriz ki :
        
- Gordugunuz bu hizli trenleri ve ustun teknolojiyi sizin atalariniz yapti. Eger siz daha cok calisirsaniz daha hizli giden ulasim araclari yapar, daha ustun teknoloji meydana getirir, daha modern fabrikalar kurarsiniz. Bundan sonra cocuklari Hirosima ve Nagazaki'ye goturup dusmanin harap ettigi bolgeleri gezdirir ve yine deriz ki : - Eger siz birlik ve beraberlik icinde calismazsaniz, iste boyle dusmanlar sizin ulkenizi yakar, yikar ve yasanmaz bir ulke haline getirirler. Ama calisirsaniz guclu olursunuz, dusmanlariniz size saldirmaya cesaret edemezler. Vataniniz, milletiniz yukselir. Dunyadaki devletler size saygi duymaya baslarlar... Artik calismak ve calismamak konusunda karanizi siz verin.
 
Bu iki sok ornekle cocuklarimiz kendilerine gelerek iyi ve calisan bir Japon genci olma yolunda ilk adimlarini atmis olurlar. Milli bir suurla okurlar!.."
 
Tam bu sirada orada bulunanlardan biri : Bizim Hirosima ve Nagazaki'miz yoktur ki?.." demeye getirir.
 
Buna gecikmeden cevap gelir: - Sizin Hirosima ve Nagazaki gibi yerleriniz bizimkilerinden cok ve daha da etkilidir. Bir metrekareye alti bin merminin dustugu Canakkale Zaferi'nin kazanildigi olaylarla dolu bir tarihi mekan sizde. Cocuklariniz ve genclerinizin sok olmasi icin yeter de artar bile Canakkale. Dunyanin en gelismis ve en guclu ordularina karsi Turkler olmazlari olduruyor ve butun dunyayi hayretler icinde birakan bir zafer kazaniyorlar. Imanin, azmin, birlik, beraberligin neleri yendigini ispatliyorlar burada. Iste sadece bu olay, bu bolge ve bu zafer dahi genclerinizin milli suur kazanmalarina yetecek orneklerle doludur. Bu sebeple genclerinizi gruplar halinde Canakkale'ye goturup gezdirmelisiniz. Her Turk genci Canakkale Savaslari'nin yapildigi bolgeyi bilerek gezmeli, atalarinin ne olmazlari basardigini gururla gormeli, iftiharla ogrenmelidir. Daha sonra onlara demelisiniz ki: "Sizler birlik ve beraberlik icinde calismazsaniz, guclu ve kuvvetli olmazsaniz dusmanlariniz yine Canakkale'ye gelirler, ulkemizi isgal eder ve oz yurdumuzda hur yasamayi size cok gorurler. Ama calisir, teknolojiyi yakalarsaniz, ulkenizi kalkindirir, ilerleyen ulke haline getirirsiniz. Dusmanlarinizin sizi etkileri altina alma cesaretleri yok olur. Ozgurlugunuzu korursunuz. Atalarimizin iste boyle korudugu bu vatani koruma ve kalkindirma sirasi simdi sizlerde!.."
 
Japonlarin verdikleri bu ornekler bizler icin ibretli oldugu kadar da dusundurucu olsa gerektir. Kendi degerlerimizi cocuklarimiza anlatma konusunda ihmallerimizin oldugu daha net anlasilmaktadir bu misallerle.

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

« Önceki ::