30/8/2009 · Kategori: makaleler

Ramazan, yoksul yerlere uğramakta

İklim değişikliğinin farkındasınız. Her yan orucun bengi mevsimini anımsatmakta.

Ramazan'ın şavkı, dört bir yanı tuttu.

Çarşı pazara hareket geldi.

Kriz yüzünden siftah yapamayan esnafın yüzü aydınlandı.

İnsanlar karıncalar gibi tatlı bir telaşla evlerine erzak taşımakla meşgul.

Dizleri ağrıdığından sokağa çıkamayan yaşlılar bile "Hurmanın iyisinden gençler anlamaz demiş, çarşıları doldurmuşlar.


 

Sadece çalışmayan ev hanımlarında değil bu telaş.

İşten çıkıp, akşamın kalabalığına kalmaktan korkan başları açık ya da kapalı hanımlar, ucuzluk marketlerinde oruç nevalelerini denkleştirmekle meşguller.

Mevsim sebzeleri poşetlere konmakta.

Üzüm, şeftali, karpuz kokulu iftarlardır, bu Ağustoslu Ramazan.

Yeni nesillere unutamayacakları o mevsim değişikliğini yaşatacaktır.

Suyun lezzetini iyi bilen kaç dede, köyündeki yamaçtan desti ile su ısmarladı kim bilir.

Hafız hanımlar evlerde mukabele okumaya başladılar.

İpekten yumuşak ayetler yürekleri tutuşturmakta.

Mushaf-ı şerifi tutan mahallenin küçük kızları ayrı bir iklime sürüklendiklerinin farkındalar.

Günlerdir anneleri, babaanneleri temizlikle meşguldü.

Halılar yıkandı, perdeler ütülendi.

Badanalar yapıldı.

Bahçelere marullar, maydanozlar dikildi.

Sokaklar bile süpürüldü.

Güvercinlerin sulukları temizlenip, dolduruldu.

Kedilerin hakları ayrıldı.

Ne ki bütün bu olup bitenler yoksul mahallelerde gözlenmekte.

Zengin muhitlerde Ramazan'a dair yaprak kıpırdamamakta.

Ne kollarında kutsal Kur'anla, komşu kapılarındaki kadınlara rastlıyorsunuz.

Ne o telaşlı sahur alış verişlerine.

Bahçelerinde sac kurup yufka yaparak, neşeli gülüşlerle orucu şenlendiren hanımlar da yok, zengin muhitlerde.

Koltuğunun altına kumaşını koyup, mahalle terzisinin yolunu tutup, "Şöyle uzun rahat bir elbise dikiver kızım, teravihde temiz temiz giyeyim" diyen Salihat-ı Nisvan' dan da kimse kalmamış gibi.

Nenelerin, torunlarının nazı ile meşgul olduğu.

Vitir'den sonra ısmarlanacak bir gazozla iyice kenetlenen eli, minik İsmail'in dedesi avucunda.

İyi bilmektedir ki Hasan dede, torunu Esma'yı almadan gittiği namazı sanki sahih değildir.

Çocuklarla yeşil kalıp, çiçek açacağını dinin; iyi bilmektedirler.

Bu yüzden yeni kuşaklara çok renkli bir okuldur, cami.

Ne ki Ramazan yoksul mahallelere konuk.

Ama yoksullarla pek alıp vereceği yok gibi.

En fazla zenginler düşünmekte midir acaba, bu Ramazan olsun şöyle akıllarını başlarına alıp.

Yoksulların haklarını ne kadar yemektedirler.

Açlıktan kıvranan bir öğrencinin hala ihtiyaçlarını almadıysalar eğer.

Sosyal güvencesi olmayan bir garip, pencereye dikmiş yol gözlüyorsa eğer.

Çürük domatesleri pazar yerlerinden toplayıp yemek yapıyorsa bir düşkün.

Dişsiz ağzında kuru lokmasını döndüremiyorsa bir ihtiyar.

Varlıklılar, Ramazan'ın yakalarına yapışmayacağından hiç emin olmasınlar.


 

Mine Alpay Gün

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

9/2/2009 · Kategori: makaleler

CHP’nin fes açılımı

Önümüzdeki günlerde İstanbul’da CHP’nin fes açılımı yapacağını söylediler. Eskiden olsa şaka diye gülerdim ama artık şaka mı ciddi mi bilemiyorum.

***


Kaç gündür basında “Erdoğan niye Kılıçdaroğlu’na yükleniyor?” sorusu sorulmakta.

Kimi korktu diyor, kimi İstanbul’un rantından söz ediyor.

Oysa bu strateji, yedi yıldır sürdürülenle aynı.

Yani oyları konsolide etmek, iki partili bir sistemin varlığını sürdürmek, araya kimseyi sokmamak.

2002 seçimlerinden beri Türkiye’de

bu sistem uygulanıyor.

Erdoğan’la Baykal’ın bir öğleden sonra gizlice buluşup, baş başa konuştukları Beylerbeyi zirvesinde karar altına alınan temel politika budur.

İki partinin egemenliği.

“Sen laik oyların patronu ol, ben öteki kesimin. Araya kimseyi sokmayalım. Böylece götürelim” kararı.

Biliyorsunuz, son yazdığım tahmin değil bilgidir.

Dikkat edin her seçimden önce, Erdoğan çıkıp laiklerin kanını tepesine sıçratacak sözler söyler: CHP’ye dönerek “sizin kökünüz çürük!” der. Başka bir seçimde yurdu demir ağlarla örme projesinin fiyaskosundan bahseder.

Baykal da çıkıp AKP’lileri kızdıracak

bir iki laf eder.

Ve böylece palamut sürüleri hop diye iki ayrı yöne akmaya başlar.

Nüanslar kaybolur.

Şimdi de oynanan oyun aynı.

Erdoğan, Kılıçdaroğlu’nu hedefe koyuyor ki muhalif oylar onun çevresinde toplansın, Saadet Partisi’nin adayına falan kaymasın.

Çünkü Kılıçdaroğlu’na gidecek oylar AKP’den gitmeyecek. Onlar zaten muhalif.

Ama Mehmet Bekâroğlu’na giden her oy kendi canını yakacak.

Erdoğan’la Baykal yedi yıldır bu oyunu başarıyla yürütüyorlar. Dikkat ederseniz araya başka parti de sokmuyorlar. İstanbul, Ankara yerel seçimleri de CHP mi AKP mi çizgisinde ilerliyor.

Diğer partilerin patinaj yaptığı nokta burası.

***


Eskiden köy kahvelerine DP’li ve CHP’li siyasetçiler gider ve birbirlerine hakaret ederlermiş.

Heyecanlanan halk da taraf tutmaya başlar, birbiriyle dövüşür ve oyunu bu iki partiden birine verirmiş.

İki aday daha sonra şehre gider, masa başında halkla kafa bulurlarmış.

Şu anda da değişen bir şey yok.

İki genel başkanın gizli anlaşması, halk kitlelerini örsle çekiç arasına sıkıştırmaya devam ediyor.

Zülfü Livaneli

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

25/1/2009 · Kategori: makaleler

Çok Kolay Ölüyoruz...

Uludağ'da kaybolan çocuğu okudunuz. Saatlerce yaşam mücadelesi verdi. Yanında teknolojik yardımcısı cep telefonuna rağmen.

Bir türlü yeri tespit edilemedi.

Yetki tartışması girdi araya.

Babanın acı ile söylediğine göre, cep telefonunun yerinin tespit edilebilmesi için izin beklenmiştir saatlerce.

Akut'un aramasına izin verilmemiştir önce.

Vakit çok geçince çocuk bulunuyor ama saniyeler kalmıştır ölümün soğuk yüzünü göstermeye.

Göz göre göre ölümü ne zaman beklemiyoruz ki.

Bütün bu olaylar olurken yetkililer acaba kahve yanındaki hangi sohbete dalmıştır.

Akşamdan kalan televizyon dizilerinin rehavetinden uyanamamışlar mıdır?

Trafik kazalarında da yaralıları seyretmektedir insanlar.

Ambulansa ne kadar zor ulaşılır.

O ambulansın görevlilerine laf anlatmak deveye hendek atlatmaktan daha zordur.

Zira ahıret sorularına ne cevap vereceğinizi şaşırırsınız.

Ambulans tektir.

Hastanının durumu nasıldır, ağır mıdır, ya daha acil bir vaka olursa, sizin yaralıya giderken başka bir hayati vaka olursa.

Ama benim yaralım çok acil dersiniz, ambulans görevlisi lakayt biçimde o size göre acil der.

Beyninizin karıncalandığını hissedersiniz.

Bu hissiz, kılını kıpırdatmayan görevliler baskın çıkmıştır.

Sanki yüzlerce ambulansı hazır tutmak çok zor bir iştir.

Yaralınızın, hastanızın başında dövünür, çaresizce gözyaşı dökersiniz ama karşı tarafa laf anlatamazsınız.

O andaki sıkıntı hiçbir şeye benzemez.

Siz çırpınıyorsunuz bir şeyler yapmak için yaşam umudu iyice azalan hastanızın başında bir de böyle bir ambulans görevlisine laf anlatmak benim acı ile anımsadığım kötü hatıralardandır.

Kolay ölüyoruz.

Aynı şiddette depremde başka ülkeler kayıp yaşamazken biz yüzlerce ölü ile kapattık defterleri.

Binaları ucuza getirmek için malzemeden acımasızca çalan müteahhitlerin insafına terkedilmişiz.

Adamlar ne kadar ekmek o kadar köfte deyip ucuza daire sahibi oluyorsan ölüm sosunu da yanında alacaksın dercesine çürük binaları hiç vicdanları sızlamadan yapmaktalar.

Şimdi seçim zamanı.

Her yerden çekiç sesleri gelmekte.

Tuğlalar, biriketler, gece demeden kuvvetli projektörler altında üst üste konup kârlı hesaplarla anında yükseltilmekte binalar.

Çalma çırpma sanki genlerimizde var.

Onca kar ve yağış altındaki batı ülkelerinde ben birinin asfalt yollarının çöktüğünü görmedim.

Bizim yollarsa köstebek yuvaları gibi delik deşik.

Bir yağmur yağınca incecik döşenmiş asfalt çökmekte, büyük çukurlarda feci kazalar olmakta.

Adına kader denmekte.

Basit ihmallerle kaybettiğimiz onca canın hesabı nasıl verilecek büyük mahkemede kimse bunu düşünmemekte.

Hastaneler ayrı dram.

Büyük ameliyatlar başarı ile tamamlanmıştır ama hastaları enfeksiyondan kaybederiz.

Tıbbiye bitirmiş doktorlarımızın pisliği yüzünden.

Eğitim almamışlar ne yapsın.

Ellerinde kanlı, kirli eldivenlerle biyopsi yapan doktorları biri bana anlatmadı, gözlerimle gördüm.

İnsan sağlığı bu kadar ucuz, bu ülkede.

Soru sorduğu küçük kız öğrencisi bilemeyince; tekme atıp ayağını kıran öğretmeni okuduk geçen gün gazetelerde.

Cinayetlere ne kadar da idmanlıyız böyle.

Katiller ve hırsızların bu kadar artması da kaderimiz olmayabilirdi, eğer öğretmenler ezberleri peşine düşmeyip; öğrencilerini eğitebilse idiler.

Mine Alpay Gün

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

14/1/2009 · Kategori: makaleler

Filistin’de olan, İsrail’de biten...

İsrail işgal devleti, Filistin'de her gün insan olmanın erdemlerini darağacında sallandırıyor.

Şunu biliyoruz: Kırk hırsız bir çıplağı nasıl soyamazsa, kırk Siyonist bir araya gelse, bir Müslüman'ı yok edemez. Kâğıt üzerinde, o Müslüman'dan kurtulduğunu sanabilir. Ama öyle olsaydı, 1948'den beri bu işin bitmesi gerekirdi.

İsrail işgal devleti, onca desteğe ve kayıtsızlığa rağmen, insanlığın gözünden düşmeye devam ediyor. Adına "düşmek" dediğimiz şey, insanlık defterinden düşmek anlamına da geliyor. "Buna yapan insan olamaz" diyoruz ya, öyle bir şey.

Hayvan da olamaz. Bunu yapan ancak Siyonist olabilir.

İsrail ne tür önlem alırsa alsın, isterse bütün gazeteci ve televizyoncuları öldürsün, feryatlar ve kemik sesleri dünyanın her yerine gidiyor. Ve vicdanı olan herkesi buluyor.

Mesela Yahudilerin Filistin'de yaptığı soykırımın görüntülerini yayınlayan bir internet sitesine girmek istedim. Karşıma şu ifade çıktı: "Bu siteye erişim mahkeme kararıyla engellenmiştir."

Tamam, öyle olsun...

 

***

Peki, şehit edilen yüzlerce, binlerce Müslüman ne anlama geliyor?

Ve bebekler...

Verilen her şehit, İslam'ın o topraklardaki yerini pekiştiriyor. Şehit sayısı arttıkça, Kudüs daha çok bizim oluyor.

Biz ölmekten usanmayacağız, onlar öldürmekten usanacak...

Bir zamanlar Urfa'da Haçlı Kontluğu vardı, şimdi nerede? Kontluktan bir parça bulabilmek için, arkeologlar köstebek gibi toprağın beş metre altını kazıyorlar.

Antakya Krallığı'ndan geriye birkaç sur parçasından başka ne kaldı?

Suriye kıyıları Hıristiyan devletçiklerle doluydu. Neredeler?

Kudüs'ü ele geçirmişlerdi, sonra ne oldu?

Bu topraklarda İslâm'dan başkası yalandır.

 

***

Siyonist işgalcilerle mücadele eden Filistinlilere acımıyoruz. Sadece, orada olamadığımız için kendimize acıyoruz.

Kâfirle cihat etmek bir nasip meselesidir. Kutlu bir imtihandır.

Uzağa gitmeyelim: Dün Türkler Yunanlılara karşı, Cezayirliler Fransızlara karşı, Boşnaklar Sırplara karşı savaştılar. Çeçenler Ruslarla, mücahitler işgalcilerle savaşmaya devam ediyorlar.

Filistinliler de Siyonistlerle...

Evet...

Sözde Irak ordusu ve polisi, Amerikalılarla birlikte Müslüman direnişçileri şehit etmeye devam etsin.

Sözde Afgan ordusu, işgalcilerle birlikte Müslümanlara karşı operasyon düzenlesin.

Dolar oburu şeyhler, daha büyük oteller kapatsın.

Arabistan, Kâbe'nin çevresine bir gökdelen daha diksin.

Mısır hükümeti, İslamcıları daha sıkı kovalasın.

Tunus ve Fas, Fransa'ya biraz daha sokulsun.

Cezayir, "temizliğe" devam etsin.

Türk yetkililer "dostumuzu uyardık" desinler...

Hükümetleri boş verin.

Hüküm sahibine bakın...

Filistin'deki çığlıkları kalbi olan, vicdanı olan herkes duyuyor. Sadece Müslüman Türkiye'de değil, Hıristiyan Yunanistan'da da İsrail, en sevilmeyen devletler listesinin başında yer alıyor.

Yemen'de nasılsa, Çin'de de öyle...

Libya'da neyse, Almanya'da da o...

Asılmış insanın evinde ipten bahsedilmezmiş.

İnsanlık düşmanı İsrail haritadan silinene kadar, biz de insanlıktan bahsetmeyeceğiz.

İbrahim Tenekeci

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

9/1/2009 · Kategori: makaleler

Hizbullah'tan sonra Hamas'a da yenildi!

Gazze'deki İsrail saldırısı Lübnan'a sıçrar mı? 2006'daki Hizbullah-İsrail savaşı tekrarlanabilir mi? Hem Gazze hem de Lübnan'da yaşanabilecek bir saldırı, bölgesel bir krize neden olur mu? Hizbullah'ın ve Filistinlilerin sahiplenmediği füzeleri kim atmış olabilir? Birileri bölgesel savaş mı tezgahlıyor? Dün atılan, kimliği belirsiz füzeler ilk bunu akla getirdi.

Gazze'de amaçlarına ulaşamayan, yeni bir fiyasko yaşamakla yüz yüze kalan İsrail'in, yaptığı katliamların dışında, önceden açıkladığı hiçbir planı tutmuş değil. Bugün ateşkes ilan edilse, çatışmalar dursa, İsrail kaybetmiş olacak. Nasıl mı?

İsrail hava kuvvetleri 2006'da Güney Lübnan'ı bombaladı. Ağır hasar verdi. Ancak Hizbullah savaşçılarıyla giriştiği çatışmaların hepsini kaybetti. Lübnan-İsrail sınırı, yakılmış İsrail tanklarının enkazıyla doluydu. Sınır köylerinin her metresi şiddetli çatışmalara sahne oldu. İsrail ordusu ilk kez böylesine bir yenilgi yaşamış, Lübnan'la ilgili hedeflerine ulaşamamış, “yenilmezlik büyüsü” yok olmuş, kendi içinde ciddi sorgulamalar başlamış, yenilgi kelleler almıştı.

Bugün aynı durum Gazze'de gerçekleşiyor. Güney Lübnan'ın benzeri yaşanıyor. Gazze hava saldırılarıyla harabeye çevrildi. Önce ağır hava saldırıları, siviller bölgelerin vurulması, çok sayıda can kaybı. Ardından kara saldırısı. Tıpkı G. Lübnan'da olduğu gibi. Üstelik bu iki saldırıyı da aynı kişi yönetiyor.

Ama Cumartesi akşam başlayan kara saldırısı şu ana kadar amacına ulaşmadı. Ulaşmayacak. Bu net… Bu yüzden bir kaç kez planlar revize edildi ama yine olmuyor, olmayacak. Kara birlikleri başarısız olunca hava saldırıları daha da ağırlaştırıldı. Hamas'ın ve Filistin halkının direnci yine kırılamadı. Bir Merkava mezarlığı da Gazze'de olacak sanki. Lübnan sınırında olduğu gibi. Ummadıkları bir dirençle karşılaştılar. Bir günde Gazze'ye girmesi beklenen İsrail birlikleri altı gün oldu, bunu hala başaramadı.

İsrail Genelkurmay Operasyonlar Dairesi Komutanı General Tal Russo, “askeri harekatla Hamas'ı devirmeyi başarmanın mümkün olmadığını” söylüyor. Özetle bir şey daha söylüyor. İsrail'in çekilmeyi düşündüğünü ancak çekilmek için bile opsiyonları kaybetme ihtimali bulunduğunu, Hamas'la imzalanacak bir güvenlik anlaşmasının askeri harekatın başarısızlıklarını gizleyeceğini…

Bu bir yenilgi ifadesidir. İsrail kara birliklerinin Hamas karşısında askeri açıdan kaybettiğinin, en azından hedeflerine ulaşamayacağını anladığının itirafıdır. Askeri başarısızlığı gizlemek için bahane arandığının göstergesidir.

Hedef Hamas dediler. Hamas'a ciddi bir zarar veremediler. Zarar vermek bir tarafa, daha da güçlendirdiler. Bütün Filistin Hamas oldu. Sadece Gazze değil, artık Batı Şeria da Hamas demektir. İsrail saldırısı, Hamas yerine işbirlikçisi Mahmud Abbas yönetimini vurdu. Ateşkes sağlandığında Abbas yönetiminin de işi bitmiş olacak. Filistinli yazar Münir Şefik, “Gazze Savaşı bittikten sonra Batı Şeria dosyası açılacak. Orada da direniş intifada başlayacak. Bunu İsrail saldırıları sırasında bekliyorduk ama Filistin yönetimi engelledi. Gazze'deki ateşkes bunu önleyemeyecek” diyor. Münir Şefik'e göre bundan sonraki savaş “Mescid-i Aksa savaşı” olacak.

Son durum şu:

Ateşkes tartışılıyor. Uluslararası güç tartışılıyor. İçeriği tam bilinmeyen Mısır-Fransız planı tartışılıyor. İsrail hava saldırıları devam ediyor. Tel Aviv yönetimini Güney Lübnan sendromu sardı. İki buçuk yıl sonra ikinci bir başarısızlığın ne anlama geleceğini çok iyi biliyorlar. Artık bütün Filistinliler İsrail'i bu başarısızlıkla bilecek. Hizbullah'ın bildiği gibi bilecek.

Peki; Hamas'ın beli kırılamadı. Ciddi anlamda zarar bile verilemedi. Siyasi hedeflere ulaşılamadı. Askeri hedeflere ulaşılamadı. İkinci bir yenilgi İsrail'in çevresine verdiği caydırıcılığı yerle bir edecek. O zaman bu savaş neden başladı? Sadece kitlesel kıyım için mi? Çünkü İsrail sadece kötülükte kazandı. Bunun dışında her alanda kaybetti.

 

İbrahim Karagül Yenişafak

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

9/1/2009 · Kategori: makaleler

Hangi Hükümet döneminde 700 şehit oldu

Eğer insanlığın bugüne kadar kirlettiği sular Rabbim tarafından temizlenmemiş olsaydı yeryüzünde içecek bir damla su bulunamazdı.

Eğer kirlettiğimiz havayı Rabbimiz temizlememiş olsaydı şimdi havasızlıktan can çekişir olurduk.

Güneşin doğması, suların buharlaşması, hava imbiğinden geçip soğuk tabakalara çarpıp yağmur, kar, dolu olarak tertemiz geri gelmesi sularımızı pırıl pırıl ediyor.

Rüzgarların esmesi, ağaçların ve çiçeklerin havayı süzüp temizlemesi hava kirliliğini önlüyor.

Aynı şekilde insanlar da doğum yoluyla tertemiz getiriliyor.

Yoksa batının bu eğitim metodlarıyla yeryüzünde herkez Bush'laşmaya, Şaron'laşmaya başlar ve insanlık birbirini yerdi.

Beş senede iki milyonun üzerinde kadın, ihtiyar, çocuk demeden öldüren Bush ve Şaron gibi olacağını düşünün bütün insanların.

Rabbim buna izin vermiyor.

Alınan kötü eğitim, insanın ölümüyle bitiyor.

Her doğan çocuk, İslam fıtratı üzerine doğuyor.

Onun içindir ki, hep "yükselen değer İslam'dır" diyor batılı strateji uzmanları.

Onun için dünyanın her tarafında kötülüklere karşı yürüyüş yapanların yaşları yirmi yaşın altında oluyor.

İsrail'de bile yirmi yaşın altında olanlar bu katliamlara karşı çıkıyor, askere gitmemeye çalışıyor, hapiste yatmayı, çocuk öldürmeye tercih ediyor.

Veya eğer alabilirse pasaportunu alıp İsrail işkencehanesinden kaçmaya çalışıyor.

Eğer kaçamazsa ve orada yaşamaya alışırsa zamanla o da zalimleşebiliyor.

Zulme sessiz kalmak da zamanla sessiz adamı gaddarlaştırırmış.

Firavun sofrasının artıklarıyla geçinmeyi nimet sayan İsrail oğullarından bazıları Musa aleyhisselamla beraber Firavuna direnmekten vazgeçmişlerdi.

Musa aleyhisselam, kendisiyle hicret edenleri çölde bıldırcınla beslerken Firavunun sokaklarındaki sarımsağı özleyenlerden bahseder. Kur'an-ı Kerim.

Kölelik böylesine insana sinen bir şey.

Aynı zamanda kuduz hastalığı gibi bulaşıcıdır da.

Deli bozuğun biri gelir ve dükkanların önüne, kaldırım üstünde tezgah açar.

Dükkan sahibi, dükkanın önünü kapattığı için o deli bozuğa müdahale edecek olur, karşı  kaldırımdaki hemen koşup gelir, kaldırım üzerindekine destek verir.

Dükkan sahibi diklenmeye çalışır ama hemen kapı bir komşusu müdahale eder: "Bırak şu deliyi. Uylamaya değmez. Delidir ne yaparsa yeridir" der.

İkinci hafta dükkan sahibinin dükkanına girip çıkacağı yere mal koymaya başlar ve onun dükkana girmesini engeller. Dükkan sahibi müdahale edince komşu müdahale eder ve "Deliye uylama" der ve karşı dükkanı ikiye bölerler bu komşuyu oraya taşırlar.

Kaldırımdaki işgalci, dükkana yerleşir. Karşı kaldırımdaki gelir ve eski işgalcinin bitişiğindeki dükkanın önündeki kaldırıma mallarını koyar. Eski komşuya itidal tavsiye eden bu sefer kendisi kavga etmeye kalkar ama karşı dükkana geçen yılgın komşu koşar gelir ve "Uyma yahu çatlağa, çoluğun çocuğun var" der.

İstanbul'daki pazar yerlerinin, kaldırımların, çarşıdaki esnafın el değiştirmesi biraz da bu yolla olduğu gibi ülkeler arasında yerleşim yerlerinin el değiştirmesi de buna benzer oyunlarla gerçekleşir.

Halkı Müslüman ülkelerin yöneticileri birbirlerine "Uymayalım şu deliye" diyorlarmış.

Fazla ihtiyat, yılgınlığa götürür.

Yılgın insan da "Siz ne yaptınız?" sorusuyla kendini kurtarmaya çalışırmış.

Bu soruyu sormak yerine "Hangi hükümet zamanında yedi yüz Müslüman öldürüldü dört bin Müslüman yaralandı?" sorusunu sorsa daha isabetli olurdu.

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

7/1/2009 · Kategori: makaleler

İntikam için yaşayacağız...

İntikam için yaşayacağız...


93 Harbi'ne katılan askerlerden biri, sağ salim köyüne dönmeyi başarır. Köylüler, büyük bir merakla askerin çevresini sarar.

"Anlat bakalım, neler oldu?"

Asker, tek cümlelik bir cevap verir: "Anlatacak bir şey yok, onurumuzdan başka her şeyimizi kaybettik."

*

Irak'ı işgal eden Hıristiyanlar, oradaki kardeşlerimize olmadık kötülükler yaptı. Ve bu "icraatlarını" kayıt altına alıp dünyaya servis ettiler.

Yahudiler de Filistin'deki fenalıklarını çekip internette, televizyonda yayınlıyor. Amaçları, elimizde kalan tek şeyi, yani onurumuzu bizden almak!

Irak'taki işgal kuvvetleri, önce ümmetin namusuna el sürdü. Sonra mezarlıkları bombaladı, sonra cami duvarını, sonra bir minareyi... Hiçbir İslam ülkesinden caydırıcı bir tepki gelmeyince, bu kez pis ayaklarıyla camiye girdiler. Ve kameralar eşliğinde, yerde yatan yaralı Müslüman'ı şehit ettiler.

Şimdi, kötülük bayrağını Siyonist İsrail devraldı. Cemaat namazda iken camiyi bombalıyor. Ve bombardıman görüntüsünü, marifetmiş gibi, dünyaya takdim ediyor. İslam devletleri ayağa kalkmadıkça, her seferinde daha da ileri gidiyorlar. Bir nevi, sabrımızın sınırlarını ölçüyorlar.

Karşımızda "kinim dinimdir" diyen bir ırk var. Ankete göre, İsraillilerin yüzde doksan beşi Filistinlilere yapılan soykırımı destekliyor.

Böyle cani bir ırkın ömrü elbette uzun sürmez. Elbette bir gün o Yüce Adalet devreye girer. O zaman ne Birleşmiş Milletlerin hükmü kalır ne de Amerika'nın...

İyi biliyoruz ki, yaptıklarının intikamı bir gün mutlaka alınacak. Hem bu dünyada, hem öbür dünyada...

Çağlayan Meydanı'nı dolduran milyon kişi, "Katil İsrail, yeryüzünden defol" diye haykırdı. Evet, gün gelecek, yeryüzünden defolup gidecekler. Sadece İsrail'deki   Yahudiler değil, İstanbul ve Paris'teki Yahudiler de fareler gibi sığınaklarda, deliklerde yaşayacaklar. Sokağa çıkmaya sadece yürekleri değil, yüzleri de olmayacak. Her biri zavallıya dönecek. Zaten öyleler ya...

İşte bu alçaklara verilecek en büyük cevap, bütün gücümüzle İslam kalmaktır. Çocuklarımızı İslam şemsiyesi altında büyütmektir. Allah'a şükür; her türlü ahlaksızlık propagandasına ve büyük projelere rağmen, Anadolu insanı tertemiz bir şekilde ayakta... Hakkâri ilinin Yüksekova ilçesinde bile, "küfür tek millettir" diye pankartlar açılıyor. Sadece İstanbul değil, Diyarbakır da kaynıyor.

Şeyh Ahmet Yasin, o içli mektubunda, "bir halk yok mu" diye soruyor ya; o halk, işte bu halk!

Çağlayan Meydanı'nda gözlerimle gördüm. Bu iradenin ve tutkunun karşısında dağlar bile duramaz.

*

İstiklal Marşımız "Yurdumu alçaklara uğratma sakın" diyor. Bizler, Endonezya'dan Bosna'ya kadar, Müslümanların yaşadığı her yeri yurdumuz olarak görüyor, biliyoruz. Ve yurdumuza saldıran herkesi de alçak...

Yazılarımızda sıklıkla ve ısrarla, İsrail'i durduracak tek gücün Türkiye olduğunu söylüyoruz. Bu iddiamız, kimine çocukça, kimine de hayal mahsulü olarak gelebilir. Olsun, varsın gelsin.

Dün akşam, milliyetçi kimliğiyle tanıdığımız bir yazar, Gazze'deki katliamı yorumlarken, "bölgede milli çıkarımız yok" dedi. Olsun, varsın desin.

İyi biliyoruz ki, Allah'ın izniyle, İslam Birliği bir gün mutlaka kurulacak.

Bu sabah, Hakan Albayrak'ın Türkiye-Suriye Birliği isimli kitabının (Vadi yayınları, Nisan 2006) bazı bölümlerini yeniden okudum. Gerçekleşme ihtimali çok yüksek olan bu proje, bizi bir anda İsrail ile karşı karşıya getirecektir.

İşte o zaman el mi yaman, bey mi yaman, göreceğiz!

Şunu da söylemeden geçemeyeceğim: Adına İslam Birliği dediğimiz şey, halklar arasında gerçekleşti bile... Sudan'dan İran'a, Türkiye'den Endonezya'ya kadar şu meydanlara bir bakın!

İsrail bu katliamlarını yirmi-otuz sene önce de yapıyordu. O zaman ile bu zaman bir mi?

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

« Önceki ::